Kreş maceramız

Bana kreşle ilgili çok soru geliyor. Kendi kreş maceramızı bu nedenle paylaşmak istiyorum.

Çocuğumu, Türkiye’deki yaklaşıma göre, çok erken kreşe vermiş bir anneyim. Kızım 16 aylıkken bakıcılarla maceramız başladı. Yurt dışında olduğumdan, aileden destek alma imkanım da yoktu. Birkaç bakıcı denemesinde, görüşmelerde hep içime sinmeyen birşeyler oldu.

Bir kere şunu düşündüm. Beni, benden 30-40 yaş büyük biriyle bir evde tüm gün bıraksalar feci sıkılırdım. Kızım da sıkılıyordu. Hatta annesi olduğum halde, tüm hafta sonlarını sadece benimle geçirdiğinde sıkıldığını hissediyordum 🙂 Bendeyse kızıma yetememe duygusu başlamıştı.

Ardından kreş arayışlarına girdim ve Tirana’daki montessori kreşine başladık. 17 aylıktı. İlk günler çok ama çok zor oldu. Önce kızımın sınıfına beni de çıkardılar. Beraber oyuncaklarla oynadık. Öğretmenlerine ve arkadaşlarına alıştıkça ben ufaktan ortadan kaybolmaya başladım. Aradığında ortaya çıktım. Bu süreler zamanla uzadı 3 gün içinde. Daha sonraki gün kapıdan öğretmenine verdim. Çok fenaydı. Canhıraş bir şekilde ağlıyordu. Ben öyle kaldım heykel gibi. Yarım saat kadar durmadan ağladı. Takip eden günler ağlama süreleri kısaldı ve yaklaşık 15 gün sonra gülerek ve eğlenerek okuluna gitti.

İlk günlerden hala aklıma geldikçe güldüğüm bir anım, bir horozun bağırışlarını kızımın ağlaması sanıp kendimi kahretmemdir. Horoz olduğunu anladığımda biraz da sinirden, kahkahalar atmıştım 🙂

Montessori maceramız yaklaşık 8 ay sürdü. 17 aylıkken başladık ve 25 aylıkken memlekete döndük. Bu süre içinde evimize haftada 3 gün yardıma gelen veya akşam iş yemeklerim olursa kızımla kalan bir yardımcı/bakıcımız vardı. Montessori kreşinde kızımla ingilizce konuşuluyordu. Bakıcımız Arnavutça iletişim kuruyordu ve ben Türkçe konuşuyordum. Arnavutluk’taki 8 aylık maceramızın sonunda kızım bakıcısıyla Arnavutça anlaşıyor, kreşte İngilizce konuşuyor ve bana Türkçe derdini çok rahat anlatıyordu.

Konuşmaya başlamasından çok daha önemlisi, akranlarına göre ihtiyaçlarının çok farkında bir çocuk haline gelmişti. Acıkınca acıktım, susayınca susadım, uykusu gelince uykum geldi, doyduysa doydum diyordu. Bu farkındalık beni çok rahatlattı. Biliyordum ki ister kreşte, ister bakıcıyla nerede olursa olsun ihtiyaçlarını dile getirecek ve bir şekilde onu karşılattıracak, ya da istemediği birşey olursa kesinlikle yaptırtmayacaktı 🙂

Kreşe başlamadan ve başladığında da devam eden sıkıntılarımızdan biri, 15 aylık olana kadar bulamaç haline getirilen yemeklerin biberonla yedirilmesi nedeniyle kızımın katı yemek deneyimi ve tad çeşitliliğinin olmamasıydı. Ben kreşe başlayana kadar evde, kussa  da, zorla, oyunla arada yine biberonla takviye ederek alıştırmaya çalışmıştım. Bu nedenle kreşte aç kalacağından çok ama çok korkuyordum. Bir süre gerçekten de aç kaldı. Akşam dört gibi aldığımda açlıktan ne versem yiyordu. Yaklaşık bir ay sonra ise kreşte rahat rahat yemeye ve çeşitli tatlara alışmaya başladı. Kreşin katıya geçiş sorunumuzun çözümüne de katkısı oldu.

Herşeyden önemlisi ise, kreşte çok mutluydu. Arkadaşları vardı. Kendisinden küçük çocuklar vardı, onlara ablalık yapmaya dahi başlamıştı.

Türkiye’ye geldikten sonra, yeni kreş dönemi başlayana kadar teyzesi baktı. Çok da iyi vakit geçirdiler, benim hiçbir şekilde aklım evde kalmıyordu. Ancak yine eksik birşeyler vardı. Kreşteki mutluluğunu özlüyordum. Evimizi iyice yerleştirdikten sonra kızımı yine kreşe verdim. Ancak daha önce kreşe gitmiş olmasına rağmen yine ayrılık sorunu yaşadık.

Bu kez geçiş sürecinde kreşin girişinde 3 gün bekledim. Önce yanımıza oyuncaklar getirdiler yanımda oynadı öğretmeniyle. Daha başka oyuncaklar görmek amacıyla ilk gün 10 dk kadar sınıfına çıktı. İlk gün sadece iki saat kreşte kalabildik. Ertesi gün yarım gün kaldı. Bu kez sınıfta bir saat kadar geçirdi, öğretmeninin elini tuttu. Üçüncü gün öğle yemeğini de yedi, sınıfına rahat rahat çıktı, ancak benim orada olduğumdan emin olmak için 3-4 kez yanıma uğradı. Sonraki gün ise kapıdan öğretmenine verdim ve feci ağladı. Ağlamalar süreler kısalarak 4-5 gün devam etti. Şimdi her sabah şarkı söyleyerek ve hatta okulu inleterek gidiyoruz.

Şimdi tüm bu deneyimimizden yola çıkarak düşüncelerimi sıralayayım.

Faydaları:

1- Kreş bir bakım yeri değil, çocuğun arkadaşlar edindiği, eğlendiği, eğlenerek öğrendiği bir okul ve kesinlikle çocuğun ihtiyacı olan şey. Bizlerin eskiden neredeyse yaşıt olduğumuz kardeşlerimiz, mahallemizde arkadaşlarımız, komşumuzun çocukları vardı ve onlarla sokaklarda, ağaç tepelerinde tepinir, kavga eder, hayata hazırlanırdık. Şimdiki çocuklar babaanne, nine, teyze, bakıcılarla dört duvar arasında sıkılıyorlar, şımarıyorlar, sinirleri bozuluyor. (benim kendimden ve yakın çevremden gözlemlerimdir bunlar.)

2-Çocuğun kreşe başlaması için annenin çalışması şart olmamalı. Toplum çalışmayan annenin çocuğunu kreşe vermesi durumunda kadın üzerinde müthiş bir baskı yapıyor. Sanki yetersiz anneymiş, ilgisiz, sevgisizmiş gibi. Bence çocuğa annesi de baksa, onu kreşte olduğu kadar mutlu etmesi, yetmesi, gelişimine katkıda bulunması mümkün değil.

3- Kreş için 3 yaşına kadar beklenmeli mi? Belki çalışmayan anneler bekleyebilirler, (ki bence çalışmasa da yürümeye başladığı andan itibaren verilmeli) ancak çalışan anneler için 3 yaşından önce kesinlikle kreş diyorum. Benim hayatım kreşle daha kolay ve düzenli hale geldi. Kızımın uyku saatleri oturdu. Gündüz oldukça yorulduğu için akşam dokuzda kendisi yatıp uyumak istiyor. Uyumadan önce kafasını sallama sorunumuz vardı, kreşte arkadaşlarını görerek bu alışkanlığını kendisi bırakmaya çalıştı ve sorunumuz çözüldü.

4- Sabah kahvaltısı alışkanlığını evde kazandıramamıştım. Domates, peynir ve zeytine alıştı. Yoğurt, ıspanak yemeye başladı. Çocuk, arkadaşlarını görerek veya öğretmenlerine anneleri kadar nazı geçemediği için farklı yiyeceklere daha rahat alışıyor.

5- Kendisinden farklı çocuklarla arkadaş olmayı öğrendi. Sınıfındaki down sendromlu arkadaşıyla oynamaya başladı. Bana önce onun bebek gibi olduğunu anlatmıştı, sadece senden farklı biraz kızım, onunla bol bol konuş, oyna diyerek, öğretmenlerinin de katkılarıyla gün geçtikçe yakınlaştılar.

6- Sosyal yönü çok gelişti. İnsanlarla çok rahat iletişime geçebiliyor, derdini her yerde anlatabiliyor.

7- Kreşin el becerilerini, kelime dağarcığını, şarkı, türkü, oyun, resim kapasitesini geliştirme konusundaki faydalarını ise yazmama gerek yok. Okulda öğrendiği şarkıları eve gelip bir de bana öğretiyor. Ben şimdi serpil öğretmenim anne, sen de N.’sin. Tamam mı diyor 🙂

8- Her akşam bana okulda neler yaşadığını anlatıyor. Ben de iş yerimi anlatıyorum. Eğer konuşmaya niyeti yoksa veya sinirliyse, rol oyunlarından oynayıp her bebeği bir arkadaşının ismini verip, aa şimdi damla sana kızdı mı acaba, serpil öğretmen sevmediğin yemeği yemeni mi istedi, üzüldü mü şimdi N., N. yağ satarım oyununda kimin yanında oturdu? gibi sorularla kafasındakileri, kimlerle samimi olduğunu, kime kızdığını öğreniyorum. Çok hainim 🙂

Olumsuzluklar

1- İlk başladığı dönem sürekli hasta oluyor. Bu döneme anne olarak dayanmak gerçekten çok zor. Bizde 6 ay sürdü neredeyse, bazen bir sene hasta olabilir deniyor. Bunun çocuğun bağışıklık sisteminin güçlendirdiğini bilseniz de, sürekli akan burun, arada gelen ateş, halsizlik, işten sürekli izin almak durumunda kalmak insanı zorluyor. Ancak hep şunu da söylüyor uzmanlar, ne zaman okula başlarsa başlasın bu dönem yaşanacakmış. İster beş yaşında ister iki yaşında.

2- Bence çocuğun 6-7’ye kadar kreşte kalması çocuğu biraz yoruyor, yıpratıyor. En geç beşte alabilsek nefis olacak.

3- Özellikle ilk başladığı dönemlerde veya uzun bir tatilin ardından, kreşten sonra anneye feci eziyet ediyorlar, herşey sorun oluyor 🙂  Bizde bir saat kadar sürüyordu bu dönem, sinirini attıktan sonra normal iletişime geçiyorduk 🙂

4- Çocuğunuzu erken yaşta kreşe verdiyseniz veya çalışmayan anne olarak kreş taraftarıysanız toplumdan büyük baskı görüyorsunuz. Hele de ilk dönemlerde hastalıklar olunca sizi dünyanın en kötü annesi olarak hissettirebiliyorlar. Buna göğüs gerebilmek de ciddi bir mesele.

Ben kızımla kreş maceramızın ancak bir kısmını paylaşabildim. Kızımın gelişiminde, bakımında, bizim ilişkimizde en doğrusunun kreş olduğuna hep inandım ve hala inanıyorum. Bu nedenle de yukarıda saydığım olumsuzluklarla da başetmeye çalıştım. Bazı sabahlar okula gitmek istemediğinde, götürmek zorunda kalmak beni feci üzse de, mevcutlar içinde, kızım için en iyisinin kreş olduğunu biliyorum.

Aslında kreşin iyi bir çözüm olduğuna inanıyorsanız, en önemli sorun içinize sinen bir kreş bulmak. Ben bu konuda şanslıydım ya da gerçekten faydasına inandığım için, en ufak olumsuzlukta kreş araştırmaktan vazgeçmedim.

Ufff.  Zor bir yazı oldu 🙂 Konu hassas.

Müzik etkinlikleri-1: Dvorjakın cücüğü-

Kızımın müziğe ilgisi inanılmaz. Bu yaş çocuklarının çoğunda bu ilgi olduğu kesin de benim çocuğum bambaşka 🙂 diğer tüm alanlarda olduğu gibi. Analık bu, napiyim. Dünyanın en özel çocuğuna sahip olduğuma gönülden inanıyorum ve hiçbirşey beni bu düşünceden alıkoyamıyor 🙂

Müzik konusunda neler yapmaya çalışıyoruz. 

1- Odamızda bir müzik köşemiz var. Orff çalgılarının bir kısmını (marakaslar, def, ksilofon, çelik üçgen, zil ) temin ettik, değişik boyutlarda ve seslerde başka ritm aletlerimiz var, bir tane hakiki deri defimiz- el yapımı, orjinal Arnavut malı- (ki o benim kızıma kaptırmam), oyuncak kemanımız- genelde gitar olarak kullanılıyor kızım tarafından-, bir de do-re-mi-fa-sol-la-si-do içeren, domuz ördek, mo sesleri çıkaran bir oyuncağımız.

Müzik dinlerken kafamıza göre bu aletlerden alıyoruz ve kızımla karşılıklı hem çalıp hem oynuyoruz. Çalışmalarımız daha çok ritm üzerine. ksilofonu daha çok çocuk şarkılarında seviyor. I’m little teapot favorisi. Çocuklar için hareketli ve daha ritmik klasik müzik ile çocuk şarkılarını birleştiren playtime musicbox’ı seviyoruz.

2- Arabamızda da klasik müzik dinletmeye gayret ediyorum. Çocuğun kulağının çoksesli müziğe alıştırılması için en güzeli bol bol klasiklerden dinletin diyorlar. Arabada favorimiz bach. Ayrıca iki marakası da arabada ve koltuğunda otururken marakaslarıyla eşlik edebiliyor. Canı da sıkılmıyor. Eğer klasik müzik havamızda değilsek, tüm barış manço şarkıları, Candan Erçetin’in vay halime’si, Mirkelam’ın bir fotoğraf çekinebilir miyizi, Ayva’sı favorilerimiz.

Şu günlerde kafamda Ruhi Su dinletsem mi sorusu dolaşıyor. Sıkılır mı acep?

3-Müzikle ilgili kitaplar. Saint Saens’in The Carnival of the Animals’ını aldık ama henüz alışamadık. Zamanının gelmesini bekliyorum. Müzisyen İnek Sırma’ya başladık bir haftadır, ilgiyle okuyor ve her okuduğumuzda başka bir ayrıntı keşfediyoruz. Elmo serisinin, dans, müzik ve kitaplar dvd’si ile şarkılar ve resimler dvd’leri, müzik aletlerini tanımada bize yardımcı oldu.

4- Ses silindirleri. Meşhur montessori’nin ses silindirleriyle yapılan aktivitesini uygulamaya çalışıyoruz. (sevgili semiramis sağolsun, kendi çocukları için büyük emeklerle yaptığı silindirleri bize verdi)  Su ve kum silindirlerini eşleştiriyor. Daha çok silindirlerden kule yapıyoruz şu anda.

5- Akşamları uyku saati yaklaşırken IQ çocuk veya sevgili yeğenim Sami’nin hazırladığı “N. uyusun diye” cd’mizi dinlemeye başlıyoruz. Özellikle IQ çocukta inanılmaz sakin bir hale bürünüyor.

6- Müzik aletlerini tanıması için, vakti zamanında aldığım ve kütüphamende bir süredir tozlanan meşhur boyut yayınlarının Klasik Müzik Koleksiyonunu çıkardım ve strauss ile dvorak seçtik, hem dinleyelim hem de resimlerine bakıp hikayeler anlatalım, müzik aletlerine bakalım diye.

Dvorjak’ı açtık, bak kızım bu dvorjak hadi dinleyelim, ilk sayfanın ardından sakallı yakışıklı bir resmi geldi adamımızın. Kızım birden gözlerini açtı, müthiş bir şey keşfetmiş gibi bağırmaya başladı, anne anne bak bak, dvoyjağın da cücüğü var anne bak, dayımın ki gibi demi diye bağırmaya başladı ve kitaba neşeli bir giriş yaptık :)) (cücüğün ne olduğunu bilmeyen varsa erkeklerin dudak altında accık bırakılmış sakala denirmiş. Yeni öğrendim 🙂 soğanın cücüğünden geliyor sanırım.

(bu arada Dvorjak Çek cumhuriyetinin bir köyünde doğmuş, babası keman anası bilmem ne çalıyormuş ve dedesi de birşeyler çalmaktaymış. baba tarafı kasapmış aynı zamanda. Köyün kasabı. her köyün de o zamanlar bir orkestrası varmış. Sonra bir zamanlar Prag’da görev yapan bir arkadaşımın söylediğini hatırladım. Şu anda yaklaşık 10 milyon nufusu olan Çek cumhuriyeti tarih içinde, sanat, bilim ve müzikte yaklaşık 1000 dünya ünlüsü çıkarmış. Sanat heryerde olursa olacağı da bu olur dedim. Keman çalan kasap. Bizim için hayali zor bir gerçek. )

Ahan da cücüklü Dvorak….