Küçük Kız’ın Öyküsü

Geçtiğimiz yıllarda, sadece kadınların katılımına açık bir seminerde sevgili Hasbiye Günaçtı, “erkeklerin sizi gerçekten sevip sevmediğini onlara hayır demeye başladığınızda anlarsınız.” demişti.  Bu yazıyla alakasız ama “evlilik eğer erkeklerin aleyhine bir durum olsaydı, emin olun zaman içinde evlilik diye bir kurum kalmazdı” da demişti. İki cümleyi hiç unutmadım. Son dönemde daha fazla görüyoruz ki, kadınlar erkeklere hayır dedikçe, evlilik ilişkisinde kadınlar talep etmeye, hayır demeye başladıkça kadınlara yönelik psikolojik ve fiziksel şiddet arttı.

Şimdi konumuza dönelim.

Bugün size tanıtacağım kitap ( Türkçe’ye Küçük Kız diye çevrilmiş. Orjinal ismi Al bint Al Saghira Allati) her zaman evet demenin, paylaşmanın, fedakarlığın size mutluluk getirmediğini anlatıyor. “Bu hikayeye inanmayabilirsin ama gerçek bir hikaye bu” diye başlıyor. Hikayeyi okudukça inanmamak mümkün değil. Çünkü çok gerçek. Sürekli tecrübe ettiğimiz bir gerçek.

Kitabımızın yazarı Fatima Sharaffeddine. Lübnanlı, bir kadın yazar. Yaşamı şu linkte. http://www.fatimasharafeddine.com/en/

Kahramanımız Küçük Kız sevdikleri mutlu olsun diye en sevdiği flütünü bir çobana, mavi atkısını rüzgarda üşüyen arkadaşına, sarı topunu komşusunun köpeğine veriyor. Verdikleri bunlarla bitmiyor. Küçük kız her şeyini başkalarına veriyor. Kendisinin ne istediğini hiç düşünmüyor.

Küçük kız tabii ki anne babasını da mutlu etmek istiyor. Onları yalnız bırakamıyor. Babasının fırınında çalışıyor. Evlenecek yaşa geldiğinde ( kitaptaki bu cümleyi sevmedim.) annesinin Onun için bulduğu adamla evleniyor.  Kocasına yemekler yapıyor, tarladan buğday topluyor. Her işte kocasına yardımcı. Ve bir gün bir şey fark ediyor. ” Neden mutlu değilim?” Kendisini yorgun hissediyor. Çevresindeki herkes mutlu, onu seviyor ama küçük kız mutlu değil ve çok yorgun.  Düşünüyor, düşünüyor. Bir şey fark ediyor. Kendine can alıcı bir soru daha soruyor? “Ben ne istiyorum? BEN ne istiyorum diyor kendine vurgu yaparak.” Sonra saatlerce düşünüyor ve flütünü hatırlıyor. Çok sevdiği halde çobana verdiği flütünü. Ve ne istediğini buluyor

“Flütümle ezgiler çalarak dünyayı gezmek istiyorum.”

Bu isteğini ailesine, kocasına söylediğinde önce tepkilerle karşılaşıyor. Bu tepkiler işte inanılacak gibi değil.Gerçek hayata nazaran çok yumuşak konuşmalar oluyor ki masal bu ya biz de inanıyoruz, inanacağız. En sonunda küçük kız meşhur bir flütçü oluyor, çok mutlu oluyor ve o mutlu olduğu için herkes de daha mutlu oluyor. Kitabımız da burada bitiyor.

Kitaba feminist bakış açısıyla getirilecek eleştiriler olabilir. Bu tür kitapların Türkçe’de ne kadar az olduğunu düşününce kız çocuklarımız ve bizim için çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Herkese iyi okumalar

Erdem (sedir) yayınlarına da ayrıca teşekkür ediyoruz.

DSC_2365DSC_2367DSC_2370DSC_2372DSC_2373DSC_2375DSC_2376DSC_2377DSC_2377DSC_2379DSC_2378DSC_2381

pepee’nin acıları

kurtulduk, pepeenin acılarından kurtulduk şükürler olsun, hem de pepee sayesinde 🙂

Evimizde herhangi bir televizyon kanalı yok. Son zamanlarda hafta içi bir saat, hafta sonları bazen günlük iki saatlik seçme film ve animasyonları izliyoruz. Pepee ile sadece anneanne ve teyzeye gittiğimiz zamanlarda haşır neşir olmamız bile kızımın pepee hayranlığına yetmişti. Şu anda ise herhangi bir şekilde anneannede tv açılacak olsa bile, hayır kapatın, pepee yok değil mi, izlemek istemiyorum diye kıyameti koparıyor.

Bir gün anneannesinde pepee izlerken pepee düşmüş, ayağı yara olmuş, sonra da ağlamış sanırım pepee. zaten sürekli bir peeepeee peepeee çok üzülüyooorrr diye bir şarkı dolanıp duruyordu diğer bölümlerinde de. Merhametli kızımın bünyesi bu acı çekme halini artık kaldıramadı ve her pepee izlediğinde pepee düşecek veya ağlayacak, kendisi de üzülecek diye pepee izlemek istemiyor.

Bu kadar kaprisli, sürekli bir acı çekme, ağlama, üzülme halindeki pepee’den kızımın bu vesileyle de olsa kopması beni pek mutlu etti.

Darısı benim durumumdaki diğer anaların başına 🙂

Kreş maceramız

Bana kreşle ilgili çok soru geliyor. Kendi kreş maceramızı bu nedenle paylaşmak istiyorum.

Çocuğumu, Türkiye’deki yaklaşıma göre, çok erken kreşe vermiş bir anneyim. Kızım 16 aylıkken bakıcılarla maceramız başladı. Yurt dışında olduğumdan, aileden destek alma imkanım da yoktu. Birkaç bakıcı denemesinde, görüşmelerde hep içime sinmeyen birşeyler oldu.

Bir kere şunu düşündüm. Beni, benden 30-40 yaş büyük biriyle bir evde tüm gün bıraksalar feci sıkılırdım. Kızım da sıkılıyordu. Hatta annesi olduğum halde, tüm hafta sonlarını sadece benimle geçirdiğinde sıkıldığını hissediyordum 🙂 Bendeyse kızıma yetememe duygusu başlamıştı.

Ardından kreş arayışlarına girdim ve Tirana’daki montessori kreşine başladık. 17 aylıktı. İlk günler çok ama çok zor oldu. Önce kızımın sınıfına beni de çıkardılar. Beraber oyuncaklarla oynadık. Öğretmenlerine ve arkadaşlarına alıştıkça ben ufaktan ortadan kaybolmaya başladım. Aradığında ortaya çıktım. Bu süreler zamanla uzadı 3 gün içinde. Daha sonraki gün kapıdan öğretmenine verdim. Çok fenaydı. Canhıraş bir şekilde ağlıyordu. Ben öyle kaldım heykel gibi. Yarım saat kadar durmadan ağladı. Takip eden günler ağlama süreleri kısaldı ve yaklaşık 15 gün sonra gülerek ve eğlenerek okuluna gitti.

İlk günlerden hala aklıma geldikçe güldüğüm bir anım, bir horozun bağırışlarını kızımın ağlaması sanıp kendimi kahretmemdir. Horoz olduğunu anladığımda biraz da sinirden, kahkahalar atmıştım 🙂

Montessori maceramız yaklaşık 8 ay sürdü. 17 aylıkken başladık ve 25 aylıkken memlekete döndük. Bu süre içinde evimize haftada 3 gün yardıma gelen veya akşam iş yemeklerim olursa kızımla kalan bir yardımcı/bakıcımız vardı. Montessori kreşinde kızımla ingilizce konuşuluyordu. Bakıcımız Arnavutça iletişim kuruyordu ve ben Türkçe konuşuyordum. Arnavutluk’taki 8 aylık maceramızın sonunda kızım bakıcısıyla Arnavutça anlaşıyor, kreşte İngilizce konuşuyor ve bana Türkçe derdini çok rahat anlatıyordu.

Konuşmaya başlamasından çok daha önemlisi, akranlarına göre ihtiyaçlarının çok farkında bir çocuk haline gelmişti. Acıkınca acıktım, susayınca susadım, uykusu gelince uykum geldi, doyduysa doydum diyordu. Bu farkındalık beni çok rahatlattı. Biliyordum ki ister kreşte, ister bakıcıyla nerede olursa olsun ihtiyaçlarını dile getirecek ve bir şekilde onu karşılattıracak, ya da istemediği birşey olursa kesinlikle yaptırtmayacaktı 🙂

Kreşe başlamadan ve başladığında da devam eden sıkıntılarımızdan biri, 15 aylık olana kadar bulamaç haline getirilen yemeklerin biberonla yedirilmesi nedeniyle kızımın katı yemek deneyimi ve tad çeşitliliğinin olmamasıydı. Ben kreşe başlayana kadar evde, kussa  da, zorla, oyunla arada yine biberonla takviye ederek alıştırmaya çalışmıştım. Bu nedenle kreşte aç kalacağından çok ama çok korkuyordum. Bir süre gerçekten de aç kaldı. Akşam dört gibi aldığımda açlıktan ne versem yiyordu. Yaklaşık bir ay sonra ise kreşte rahat rahat yemeye ve çeşitli tatlara alışmaya başladı. Kreşin katıya geçiş sorunumuzun çözümüne de katkısı oldu.

Herşeyden önemlisi ise, kreşte çok mutluydu. Arkadaşları vardı. Kendisinden küçük çocuklar vardı, onlara ablalık yapmaya dahi başlamıştı.

Türkiye’ye geldikten sonra, yeni kreş dönemi başlayana kadar teyzesi baktı. Çok da iyi vakit geçirdiler, benim hiçbir şekilde aklım evde kalmıyordu. Ancak yine eksik birşeyler vardı. Kreşteki mutluluğunu özlüyordum. Evimizi iyice yerleştirdikten sonra kızımı yine kreşe verdim. Ancak daha önce kreşe gitmiş olmasına rağmen yine ayrılık sorunu yaşadık.

Bu kez geçiş sürecinde kreşin girişinde 3 gün bekledim. Önce yanımıza oyuncaklar getirdiler yanımda oynadı öğretmeniyle. Daha başka oyuncaklar görmek amacıyla ilk gün 10 dk kadar sınıfına çıktı. İlk gün sadece iki saat kreşte kalabildik. Ertesi gün yarım gün kaldı. Bu kez sınıfta bir saat kadar geçirdi, öğretmeninin elini tuttu. Üçüncü gün öğle yemeğini de yedi, sınıfına rahat rahat çıktı, ancak benim orada olduğumdan emin olmak için 3-4 kez yanıma uğradı. Sonraki gün ise kapıdan öğretmenine verdim ve feci ağladı. Ağlamalar süreler kısalarak 4-5 gün devam etti. Şimdi her sabah şarkı söyleyerek ve hatta okulu inleterek gidiyoruz.

Şimdi tüm bu deneyimimizden yola çıkarak düşüncelerimi sıralayayım.

Faydaları:

1- Kreş bir bakım yeri değil, çocuğun arkadaşlar edindiği, eğlendiği, eğlenerek öğrendiği bir okul ve kesinlikle çocuğun ihtiyacı olan şey. Bizlerin eskiden neredeyse yaşıt olduğumuz kardeşlerimiz, mahallemizde arkadaşlarımız, komşumuzun çocukları vardı ve onlarla sokaklarda, ağaç tepelerinde tepinir, kavga eder, hayata hazırlanırdık. Şimdiki çocuklar babaanne, nine, teyze, bakıcılarla dört duvar arasında sıkılıyorlar, şımarıyorlar, sinirleri bozuluyor. (benim kendimden ve yakın çevremden gözlemlerimdir bunlar.)

2-Çocuğun kreşe başlaması için annenin çalışması şart olmamalı. Toplum çalışmayan annenin çocuğunu kreşe vermesi durumunda kadın üzerinde müthiş bir baskı yapıyor. Sanki yetersiz anneymiş, ilgisiz, sevgisizmiş gibi. Bence çocuğa annesi de baksa, onu kreşte olduğu kadar mutlu etmesi, yetmesi, gelişimine katkıda bulunması mümkün değil.

3- Kreş için 3 yaşına kadar beklenmeli mi? Belki çalışmayan anneler bekleyebilirler, (ki bence çalışmasa da yürümeye başladığı andan itibaren verilmeli) ancak çalışan anneler için 3 yaşından önce kesinlikle kreş diyorum. Benim hayatım kreşle daha kolay ve düzenli hale geldi. Kızımın uyku saatleri oturdu. Gündüz oldukça yorulduğu için akşam dokuzda kendisi yatıp uyumak istiyor. Uyumadan önce kafasını sallama sorunumuz vardı, kreşte arkadaşlarını görerek bu alışkanlığını kendisi bırakmaya çalıştı ve sorunumuz çözüldü.

4- Sabah kahvaltısı alışkanlığını evde kazandıramamıştım. Domates, peynir ve zeytine alıştı. Yoğurt, ıspanak yemeye başladı. Çocuk, arkadaşlarını görerek veya öğretmenlerine anneleri kadar nazı geçemediği için farklı yiyeceklere daha rahat alışıyor.

5- Kendisinden farklı çocuklarla arkadaş olmayı öğrendi. Sınıfındaki down sendromlu arkadaşıyla oynamaya başladı. Bana önce onun bebek gibi olduğunu anlatmıştı, sadece senden farklı biraz kızım, onunla bol bol konuş, oyna diyerek, öğretmenlerinin de katkılarıyla gün geçtikçe yakınlaştılar.

6- Sosyal yönü çok gelişti. İnsanlarla çok rahat iletişime geçebiliyor, derdini her yerde anlatabiliyor.

7- Kreşin el becerilerini, kelime dağarcığını, şarkı, türkü, oyun, resim kapasitesini geliştirme konusundaki faydalarını ise yazmama gerek yok. Okulda öğrendiği şarkıları eve gelip bir de bana öğretiyor. Ben şimdi serpil öğretmenim anne, sen de N.’sin. Tamam mı diyor 🙂

8- Her akşam bana okulda neler yaşadığını anlatıyor. Ben de iş yerimi anlatıyorum. Eğer konuşmaya niyeti yoksa veya sinirliyse, rol oyunlarından oynayıp her bebeği bir arkadaşının ismini verip, aa şimdi damla sana kızdı mı acaba, serpil öğretmen sevmediğin yemeği yemeni mi istedi, üzüldü mü şimdi N., N. yağ satarım oyununda kimin yanında oturdu? gibi sorularla kafasındakileri, kimlerle samimi olduğunu, kime kızdığını öğreniyorum. Çok hainim 🙂

Olumsuzluklar

1- İlk başladığı dönem sürekli hasta oluyor. Bu döneme anne olarak dayanmak gerçekten çok zor. Bizde 6 ay sürdü neredeyse, bazen bir sene hasta olabilir deniyor. Bunun çocuğun bağışıklık sisteminin güçlendirdiğini bilseniz de, sürekli akan burun, arada gelen ateş, halsizlik, işten sürekli izin almak durumunda kalmak insanı zorluyor. Ancak hep şunu da söylüyor uzmanlar, ne zaman okula başlarsa başlasın bu dönem yaşanacakmış. İster beş yaşında ister iki yaşında.

2- Bence çocuğun 6-7’ye kadar kreşte kalması çocuğu biraz yoruyor, yıpratıyor. En geç beşte alabilsek nefis olacak.

3- Özellikle ilk başladığı dönemlerde veya uzun bir tatilin ardından, kreşten sonra anneye feci eziyet ediyorlar, herşey sorun oluyor 🙂  Bizde bir saat kadar sürüyordu bu dönem, sinirini attıktan sonra normal iletişime geçiyorduk 🙂

4- Çocuğunuzu erken yaşta kreşe verdiyseniz veya çalışmayan anne olarak kreş taraftarıysanız toplumdan büyük baskı görüyorsunuz. Hele de ilk dönemlerde hastalıklar olunca sizi dünyanın en kötü annesi olarak hissettirebiliyorlar. Buna göğüs gerebilmek de ciddi bir mesele.

Ben kızımla kreş maceramızın ancak bir kısmını paylaşabildim. Kızımın gelişiminde, bakımında, bizim ilişkimizde en doğrusunun kreş olduğuna hep inandım ve hala inanıyorum. Bu nedenle de yukarıda saydığım olumsuzluklarla da başetmeye çalıştım. Bazı sabahlar okula gitmek istemediğinde, götürmek zorunda kalmak beni feci üzse de, mevcutlar içinde, kızım için en iyisinin kreş olduğunu biliyorum.

Aslında kreşin iyi bir çözüm olduğuna inanıyorsanız, en önemli sorun içinize sinen bir kreş bulmak. Ben bu konuda şanslıydım ya da gerçekten faydasına inandığım için, en ufak olumsuzlukta kreş araştırmaktan vazgeçmedim.

Ufff.  Zor bir yazı oldu 🙂 Konu hassas.

Konuk yazar denizanası yazıyor….

Bekar anneler yaşadıklarını paylaşıyor. Konuk yazarımız denizanası nasıl bekar anne olduğunu, neler yaşadığını kısa bir giriş yazısıyla, bizimle paylaşıyor. Devamı ve ayrıntıları gelecek. Sözünü aldım 🙂 Buyrun denizanasının yaşadıklarını hepberaber okuyalım.

Denizanası Yazıyor-1

Pedagogların, psikiyatristlerin her daim önerdiği, artık bir süredir “içi boşalmış, klişe” söz gibi duran önerileri vardır ya: Birarada mutsuz, sürekli kavga eden, birbirine sevgisi kalmamış anne babayla birlikte yaşamasındansa, ayrı ayrı ama mutlu anne ve mutlu baba ile olması daha iyidir” diye…

İster klişe, hayata uygulaması kolay olmayan bir öneri olarak okuyalım, ister tümüyle katılalım, aslında her insanın ve dolayısıyla her ilişkinin yegane (unique) olduğunu göz önüne almadan olmaz diye düşünüyorum.

Bu yüzdendir ki, anlatacağım hikayenin de sadece benim, eski eşimin ve oğlumun (elbette ki kendi penceremden görünen) hikayesi şeklinde okunmasını rica ediyorum:
Aşkla başlayan, hamilelikle birlikte evlilikle devam eden bir ilişkiydi bizimki. Doğumdan bir süre sonra, aslında galiba tam da benim doğum iznimin bitip, işe dönme zamanımın geldiği vakitler inişe geçen bir ilişki.

Oğlumu kucağıma aldığım andan itibaren, bebeğimi bırakıp işe dönme kaygısı yaşadım yoğun şekilde. Zamanla bu kaygı azaldı. Sanırım lohusalığın ve çok derin yaşadığım postpartumun etkisi büyüktü. Ama yine de işe dönme zamanım geldiğinde eşimin zaman zaman yinelediği “dönmezsin, en azından 3 yaşına kadar oğlumuzla olursun” sözleri geldi aklıma sık sık. Ama ne fayda, işe döndüm.

Sanki abartı gelebilir, ama tam tarifi de bu, “etimden et koparılıyor gibi” gittim her gün işe. Saatleri sayarak, iş çıkışı koşarak (evet, birinci anlamıyla koşuyordum) döndüm eve.
O dönemde eşimin işleri hızla kötülemişti.

Ben sabah acı çekerek işe giderken evde uyuyordu, eve döndüğümde ya balkonda çay-sigara içiyor ya da kanepede uzanıyor ya da oğlumuzla oynuyordu.
Bu durumu büyük bir haksızlık olarak algıladım. Ve tartışmalarımız, kavgalarımız başladı. Düzeltmek istedikçe kötülüyordu ilişkimiz. Oğlumuzun tanık olmaması için çabalıyorduk, ama birkaç kez ipin ucunu kaçırıp, oğlumu da tanık etmiştik kavgalarımıza.
Bir tartışmamızda sesimiz yükseldi, oğlum (20 aylık filandı), koşarak arka odaya gidip, köşeye yaslanıp ağlamaya başladı. O an hayatta çektiğim en derin sızılardan biri oturdu içime.
Hayır, “oğlum için” evli kalmak, tam da ona büyük bir haksızlıktı. Bu ortamda oğlumu büyütmek istemiyordum. Eşim de bir gün “dilekçeyi sen mi verirsin, ben mi vereyim” dediğinde, artık yeni bir yol belirmişti üçümüz için.

Bu yol; oğlum için, kendim için, eşim için güzel bir yol olabilir miydi? Oldurulabilir miydi?
En başlarda çok sancılı süreçler yaşasak da, oldurduk (bu süreç, başka bir yazının konusu olmalı bence)
Eşim ve ailesi benim oğlumu onlardan sakınacağımı bile düşündü (o gergin ve zorlu süreçte çok normaldi tabii bu). Öyle olmadığını anlattım, ama bazen söylemek değil eylemek daha ikna edici olur ya, zamanla yaşadıklarımız öyle olmadığını gösterdi. Herkes rahatladı.

Şimdi ben mutluyum, oğlum mutlu, eski eşim mutlu. Hepimiz huzurluyuz. Üstelik bu hale sadece oğlumuz için gelmedik. Biz artık eski eşimle birlikte zaman geçirmekten hoşlanıyoruz. Üçümüz birlikte tatile çıkıyoruz, birbirimize sürekli destek oluyoruz.
Eski eşimin ailesine gelince, birbirimizi çok seviyoruz, sürekli biraradayız.
Dedim ya, bu durumu yaratmak zaman ve (hakkımızı yemeyeyim) emek istedi. Ve başka bir yazının konusu edilmeli.

Bu yazı, bir başlangıç olsun…

Bekar Anne Kimdir?

Blogu açtıktan sonra, bazı arkadaşlarım isimle ilgili “hehe bekar anneyim, koca arıyorum gibi olmuş” diye benimle dalga geçtiler. bekar anneyseniz, kendinize blog ismi seçerken bile düşünmek ve her ihtimali değerlendirmek zorunda kalabilirsiniz ya da herşeyi ve herkesi sallar kendi doğrunuzla devam edersiniz. (Genelde böyle yapıyoruz, biliyorum :))

Evet ben bekar anneyim ve koca aramıyorum. Anne olmayı da, bekar anne olmayı da çalışan bekar anne olmayı da olabildiğince becermeye çalışıyorum ve üstesinden de geliyorum sanki 🙂 annelik ne yaparsanız yapın becerdim, yaptım, başardım denebilecek bir kavram değilmiş :)) bunu anladım 1,5 yıllık süreçte 🙂

Şimdi bekar anne derken neyi kastediyoruz, ne anlıyoruz, bekar anne kimdir sorusuna kendimce cevabım.

1- Bekar anne eşinden boşanmış annedir.

Türkiye’deki bekar annelerin büyük çoğunluğudur. Çocuklarının babasıyla görüşenler ve şiddet eğilimi göstermeyen, çocuklarına maddi-manevi babalık yapan eski eşlere sahip kadınlar şanslı ve azınlık gruptandırlar.

2- Bekar anne eşi vefat etmiş annedir.

Daha önce var olan bir babanın sonradan ebedi yokluğunun çocuğa en zor açıklanacağı durumdur.

3- Bekar anne, evlenmeden

a-) Evlat edinme yoluyla, (Türkiye’de bekarlar da evlat edinebiliyor.)

b-) Sperm bankası yoluyla, ( ki Türkiye’de yasaklandı. Nasıl bir yasak olduğunu da anlamıyorum, bir kişi yurt dışından bir sperm bankası kullanıp hamile kaldığında, Türkiye’de doğum yapamayacak mı? )

c-) Ensest, tecavüz gibi korkunçluklara maruz kalarak, (Türkiye’de sayıları hiç de azımsanacak gibi değil, ancak tabii ki açıkta yaşanmıyor, açıklanmıyor, en büyük ızdıraplara maruz bırakılıyor ve hatta çoğunlukla öldürülüyorlar :((

d-) Sevgilisinden/beraber olduğu kişiden resmi nikah yapmadan çocuk sahibi olarak ( İmam nikahlı olmaları veya sevgilisinin/beraber olduğu kişinin resmi nikahlı olması ya da başka nedenlerle evliliğin mümkün olmaması veya evlilik kurumunun reddedilmesi gibi-   (Sevgili Gülcandeniz-Sağolasın 🙂

anne olanlar.

4- Bekar anne,  eşi olmasına rağmen, eşinin fiziksel ve/veya manevi yokluğundan dolayı ( uzak memleketlerde çalışma, ağır fiziksel veya zihinsel rahatsızlık v.b.) çocuğu veya çocuklarının tüm bakımını tek başına üstlenen anneler. (sevgili Mina- http://www.bekarveanne.blogspot.com önerisi. Sağolasın.)

Biz bekar annelerin kapsama alanı bu şekilde. Sonuçta bekar anne deyince, değişik yollarla çocuk sahibi olan ve yalnız yaşayan kadınlar desek temel ve kısa bir tanım yapmış olur muyuz arkadaşlar ?

Yine düşünemediğimiz, bekar annelik durumları varsa lütfen birbirimizi bilgilendirelim.

Bir sonraki aşamada, sizlerin de katkısıyla her bir durum için yaşanan ortak sorunları, beklentileri, farklı sorunları tartışalım? Ne dersiniz?

Kemalettin Tuğcu çocukları

Kitap okumayı çok seven bir çocuktum. Hala severim de çok yavaşladım.

Çocukluğumda en çok satanlar sıralansaydı birinciliği hep Kemalettin Tuğcu kitapları alırdı eminim. Ne kadar çok okur ve ağlardım. Şu yaşımda düşünüyorum, depresyondaymışım aslında. Odasına kapanıp Kemalettin Tuğcu kitabını bir günde bitiren bir çocuk.

Annemlerin bana seslenişini duymamam nedeniyle KBB’ciye götürdüklerini hatırlıyorum. Isitme engelliyim sanmislar. Halbuki bugün o durumun bir kapanma (çocuğun içine kapanmasını, dış uyaranlara cevapsız kalıp, kendi iç uyaranlarına yönlenmesini ifade eden bir psikiyatrik bir terimi de var bu durumun, uzman değilim konuşmayayım) olduğunu düşünüyorum, bu kapanmada da tek dostum kitaplar, çokça Kemalettin Tuğcu, Muzaffer İzgü’nün Ökkeş serisi, Milliyet Çocuk’un verdiği ansiklopedi fasikülleriydi.

Lise bitimiyle kendimi şehir dışına atarak açılıp bi güzel de saçıldım ve kendime geldim.

Ankara’ya gider gitmez aldığım ilk kitapsa Genç Kızlar ve Cinsel Sorunlarıydı… O zamana kadar ne vücudumu tanıyordum, ne de cinselliğin ne, nasıl nerede, kiminle olduğuna dair fikrim vardı.

70’li yılların ilk yarısında doğanların duygusal yaşamlarında 12 Eylül ve Tuğcu’nun izleri ise hala dibine kadar yaşanır. Bahtsız bir nesilizdir. Biraraya geldiğimizde hep konuşuruz, bazen suçlarız Kemalettin Tuğcu’yu. Onun yüzünden bu hale geldik diye 🙂 Çok saftık ama ya, gerçekten. Fazla saftık 🙂

Öğrencilikte Ankara Küçükesat’ta (bardacık sokaktı sanırım 🙂 bahçe katı, pencereleri demirli karanlık bir evde kalıyordum.

Ayakkabı kutularının içine koyduğum kitaplarımı oda penceremin pervazlarına yerleştirmişim. Bir memleket seyahatinden dönüşte bakıyorum ki hiçbiri yerinde değil. Önce kızlar bana şaka yapıyorlar sanıyorum, onlar da şaşkın. Numara yapıyorlar kesin, 3-5 gun gececek, beni iyice çıldırtacaklar ve kitaplar çıkacak meydana.

Birkaç gün geçiyor, ne olduğunu anlayabilmiş değiliz henüz. Olgunlar Sokak’ta arkadaşıma kitap bakıyoruz. Bir kitapçının önüne geliyoruz. Birden bir köşeye takılıyor gözüm. İçimden sıcak birşeyler akıyor. (Yeminle) Binlerce kitap içinde bir kitap Adalet Ağaoğlu-Ruh Üşümesi. ( Güzeldi. Türkçe’nin edebi ilk erotik kitap denemesi olduğu söyleniyordu o zamanlar. Ankara’da aldığım ilk kitaptan sonra konuya ilgim devam etmiş 🙂

Kitapçıya şu kitabı indirebilir misin diyorum. Alıyorum elime, sayfayı açıyorum ve Serpil K. , SBF 1990 gibi birşeyler. Benim kitabım. İşte buldum birini. Sonra biraz daha alıcı gözle raflara bakıyorum ve 4 kitabımı daha buluyorum.

Kitapçı panik oluyor. Uzun saçlı genç bir kızın gelip kitapları sattığını söylüyor. Polise şikayet etmememiz için yalvarıyor. Anlıyoruz ki benim kitaplar demir parmaklıklardan ellerini uzatıp, ayakkabı kutularına ulaşan birilerince çalınmış. Kalan üç beş kitabı alıp ayrılıyoruz oradan.

Birkaç ay sonra ise kitapları bulduğumuz kitapçıyı evimin çok yakınlarında görüyorum. Kafamda o an bir soru işareti canlanıyor.

Yine susup (ya da kapanıp) yoluma devam ediyorum.

Hamiş: Çocukken okunan kitaplar doğru seçilmeliymiş 🙂 birdolapkitap sen çok yaşa.

Müzik etkinlikleri-1: Dvorjakın cücüğü-

Kızımın müziğe ilgisi inanılmaz. Bu yaş çocuklarının çoğunda bu ilgi olduğu kesin de benim çocuğum bambaşka 🙂 diğer tüm alanlarda olduğu gibi. Analık bu, napiyim. Dünyanın en özel çocuğuna sahip olduğuma gönülden inanıyorum ve hiçbirşey beni bu düşünceden alıkoyamıyor 🙂

Müzik konusunda neler yapmaya çalışıyoruz. 

1- Odamızda bir müzik köşemiz var. Orff çalgılarının bir kısmını (marakaslar, def, ksilofon, çelik üçgen, zil ) temin ettik, değişik boyutlarda ve seslerde başka ritm aletlerimiz var, bir tane hakiki deri defimiz- el yapımı, orjinal Arnavut malı- (ki o benim kızıma kaptırmam), oyuncak kemanımız- genelde gitar olarak kullanılıyor kızım tarafından-, bir de do-re-mi-fa-sol-la-si-do içeren, domuz ördek, mo sesleri çıkaran bir oyuncağımız.

Müzik dinlerken kafamıza göre bu aletlerden alıyoruz ve kızımla karşılıklı hem çalıp hem oynuyoruz. Çalışmalarımız daha çok ritm üzerine. ksilofonu daha çok çocuk şarkılarında seviyor. I’m little teapot favorisi. Çocuklar için hareketli ve daha ritmik klasik müzik ile çocuk şarkılarını birleştiren playtime musicbox’ı seviyoruz.

2- Arabamızda da klasik müzik dinletmeye gayret ediyorum. Çocuğun kulağının çoksesli müziğe alıştırılması için en güzeli bol bol klasiklerden dinletin diyorlar. Arabada favorimiz bach. Ayrıca iki marakası da arabada ve koltuğunda otururken marakaslarıyla eşlik edebiliyor. Canı da sıkılmıyor. Eğer klasik müzik havamızda değilsek, tüm barış manço şarkıları, Candan Erçetin’in vay halime’si, Mirkelam’ın bir fotoğraf çekinebilir miyizi, Ayva’sı favorilerimiz.

Şu günlerde kafamda Ruhi Su dinletsem mi sorusu dolaşıyor. Sıkılır mı acep?

3-Müzikle ilgili kitaplar. Saint Saens’in The Carnival of the Animals’ını aldık ama henüz alışamadık. Zamanının gelmesini bekliyorum. Müzisyen İnek Sırma’ya başladık bir haftadır, ilgiyle okuyor ve her okuduğumuzda başka bir ayrıntı keşfediyoruz. Elmo serisinin, dans, müzik ve kitaplar dvd’si ile şarkılar ve resimler dvd’leri, müzik aletlerini tanımada bize yardımcı oldu.

4- Ses silindirleri. Meşhur montessori’nin ses silindirleriyle yapılan aktivitesini uygulamaya çalışıyoruz. (sevgili semiramis sağolsun, kendi çocukları için büyük emeklerle yaptığı silindirleri bize verdi)  Su ve kum silindirlerini eşleştiriyor. Daha çok silindirlerden kule yapıyoruz şu anda.

5- Akşamları uyku saati yaklaşırken IQ çocuk veya sevgili yeğenim Sami’nin hazırladığı “N. uyusun diye” cd’mizi dinlemeye başlıyoruz. Özellikle IQ çocukta inanılmaz sakin bir hale bürünüyor.

6- Müzik aletlerini tanıması için, vakti zamanında aldığım ve kütüphamende bir süredir tozlanan meşhur boyut yayınlarının Klasik Müzik Koleksiyonunu çıkardım ve strauss ile dvorak seçtik, hem dinleyelim hem de resimlerine bakıp hikayeler anlatalım, müzik aletlerine bakalım diye.

Dvorjak’ı açtık, bak kızım bu dvorjak hadi dinleyelim, ilk sayfanın ardından sakallı yakışıklı bir resmi geldi adamımızın. Kızım birden gözlerini açtı, müthiş bir şey keşfetmiş gibi bağırmaya başladı, anne anne bak bak, dvoyjağın da cücüğü var anne bak, dayımın ki gibi demi diye bağırmaya başladı ve kitaba neşeli bir giriş yaptık :)) (cücüğün ne olduğunu bilmeyen varsa erkeklerin dudak altında accık bırakılmış sakala denirmiş. Yeni öğrendim 🙂 soğanın cücüğünden geliyor sanırım.

(bu arada Dvorjak Çek cumhuriyetinin bir köyünde doğmuş, babası keman anası bilmem ne çalıyormuş ve dedesi de birşeyler çalmaktaymış. baba tarafı kasapmış aynı zamanda. Köyün kasabı. her köyün de o zamanlar bir orkestrası varmış. Sonra bir zamanlar Prag’da görev yapan bir arkadaşımın söylediğini hatırladım. Şu anda yaklaşık 10 milyon nufusu olan Çek cumhuriyeti tarih içinde, sanat, bilim ve müzikte yaklaşık 1000 dünya ünlüsü çıkarmış. Sanat heryerde olursa olacağı da bu olur dedim. Keman çalan kasap. Bizim için hayali zor bir gerçek. )

Ahan da cücüklü Dvorak….