Ölümle Ilgili Sorular

Buradaki yazımda baba özleminin geldiği boyutu ve babayı öldürerek olayı çözdüğümü anlatmıştım. Babamız cennette ve çok mutlu. Biz onu göremiyoruz, konuşamıyoruz. Babamız yok ama harika bir dayımız var düşüncesi de kafasında oturdu.

Yaklaşık 20 gün kadar önce ölüm konusu ayrıntılı açıldı. Yavrusunun şuradaki yazısından sonra ben de yaşadıklarımızı paylaşmak istedim.

Gelen sorular:

– Anne cadılar da ölünce cennete mi gider? (Anne düşünür. Yine çalışmadığım yerden soru. Cennet dersem babayla aynı yerde mi diye sorgulayacak.)

– Hayır onlar cehenneme giderler. (Ah ben naptım, iyi mi dedim, kötü mü dedim. Nerden çıkardım şimdi cehennemi.)

– Cehennem ne anne?

– Kötü cadılar orada mutsuz olur. Babalar cennette mutlu olur.

– Anne ben ölecek miyim?

– Çocuklar ölmez yavrum.

– Onların koruyucu anneleri var değil mi? Anne sen ne zaman öleceksin.

– Çok çok çok yaşlanınca.

– Anneannem ve dedem gibi mi?

– Hayır kızım bak, onlar da çok yaşlı ama yaşıyorlar. Daha da daha da daha da yaşlı olunca.

– Anne sen ölme tamam mı?

Burada tıkandım ve hayır kızım hep yanındayım dedim

Tüm bu diyaloglar ve ölüm konusunda psikiyatristimizle yaptığımız görüşmeden bazı notlar yazıcam. ( Yine her zamanki gibi şunu vurgulamam lazım. Tüm bu görüşmede uzmanın söyledikleri bizim tecrübemizle alakalı. Kesin net doğrular olarak görmemekte fayda var.)

– Cehennem tamam, sadece cadıların gittiği bir yer. Öyle kalsın. Böyle durumlarda çocukların cümleleriyle konuyu anlatmak ve orada bırakmak en güzeli. Cehennem nedir anne. Cadıların ölünce gittiği yer. Bu kadar.

– Ölümü, uyku, toprak, hastalık ile asla eş tutmamak. Ölüm sonsuz uykudur, ölünce toprağın altına gömülürüz, çok hasta olunca ölürüz gibi kelimeler asla yok. İnancınıza göre isterseniz yıldız yapın, isterseniz cennete gönderin. Ölüyorlar ve artık göremiyoruz. Yıldız yaparsak gökyüzüne bakıp konuşma, canlandırma ve kopmada sorunlar olabilir.

– Bu yaş grubunda cevaplar çok kısa ve somut cümlelerle verilecek. Ayrıntı asla yok.

– Yine bu yaş grubu için evet çocuklar ölmez demekle iyi yapmışım. Hatta evet anneler de ölmez diyebiliriz dedi. Çocuğun şu andaki güven ihtiyacından dolayı ve anneye ölür mü acaba diye yapışmaması için bir süre böyle diyebiliriz dedik. Bir gün bir yerde bir çocuğun veya bir annenin ölümünü duyarsa, “aaa annem bana yalan söylemiş, anneler ve çocuklar ölmez demişti, ama ölürlermiş. Hımm o zaman ben annemin her söylediğine güvenmemeliyim” sonucu olabilir. Açıkçası ben ilk seçenekte verilen güvenin çocuğu daha az kaygılandıracağını düşündüğüm için bunda devam edicem. Evet anneler ve çocukları ölmezler. Biraz daha akıl baliğ olunca değiştiririm.

Bir de kafamı sürekli kurcalayan bir soru. Yakınlarımızdan biri öldüğünde, o anlarda, ilk günlerde, o en taze sıcak zamanlarda çocuğu nerede tutmak lazım. Bazı ritüellere şahit olmalı mı olmamalı mı? Annenin, diğer sevdiklerinin acısını görmeli mi? Uzak mı tutmalı? Bunları da sormalı, öğrenmeli, paylaşmalı. Çok tatsız  ancak düşünülesi meseleler.

Al sırt çantanı ve düş yollara….

bazen al sırt çantanı ve düş yollara…

bazen bir kaç saat için bile olsa sen ol, sadece sen. Kızın zaten kendi olmaya, seni beğenmemeye, senden başkalarıyla da gayet iyi zaman geçirip seni aramamaya başlamış. Senin bunu üzerinden atman daha zor. hey bekar anne, bağımlı anne.

Onu bir gece anneannesine bırakmak, dışarı çıkıp eğlenmek, dostlarla zaman geçirmek, keyfi yerinde mi, yemeğini yedi mi, beni aradı mı, rahat uyudu mu diye düşünmeden sadece bir gün, en rahat ayakkabını, en rahat pantalonunu, dümdüz tişörtünü geçir, sırt çantanı al ve düş yollara.  Derin bir nefes al, gözünü uzaklara dik, nereye gittiğini bile düşünmeden git, eğlen ve geri gel.

O, sabah seni yine kollarıyla saracak ve “Annecimmmm, günaydın, bak ellerimdeki kınalara. ben dün gece bi oynadım, bi oynadım anne. Çok eğlendim.” dediğinde, içindeki  az vicdan azabı da uçup gidecek 🙂

Bazen gitmek, beni kötü anne yapmayacak 🙂

Arkadaşk…

Kızım aşık sanırım.

Onu gördüğünde gözleri başka parlıyor. Uyumadan önce kendine ninni söylerken, önce benim ismimi, sonra onun ismini söylüyor. —Aaaaannneeeeee, dooorruuukkk, aaanneeeee banyodaaaa, dooorruuuk okuldaaaa.

Okula gidilmeyen her gün, Doruk’un evimize gelmesini istiyor. Hatta oyunlarında kapı zili çalıyor, açıyor doruk. Gel gel doruk, ben seninle oyuncaklarımı paylaşıcam diye içeri davet ediyor 🙂

Sabah uyanıyor, anne doruk erkek di mi? Siyah giyer o, bir de mavi. Anne doruk annesinden benimki gibi yatak istiyormuş biliyor musun?

Doruk özgürlüğüne düşkün bir arkadaşımız. Kreşe hemen hemen aynı zamanda başladılar. Önce çok yakın görüşüyorlardı. Doruk bir hafta İstanbul’a tatile gidip gelince kızıma ilgisini kaybetti. Dönüşte Doruk’u özlemiş olan kızım, ona fazla sarılınca, burnunun üstüne yumruk yedi 😦

Bu olayın sonrasında oynadığımız evcilikte geçen diyalog.

– Aaa kızım bak doruk gelmiş, sana ne diyor şimdi?

– canım, gel oynayalım diyor anne.

– Sen ne diyorsun,

– Git seni istemiyorum diyorum 🙂

Şu günlerde her akşam bana Doruk’u şikayet ediyor. Anne Doruk bana silah yaptı. Tataamm dedi. Ama keşke bana silah yapmasa, çiçek yapsaaaa, kelebek yapsaaaa. Demi anne.

Doruk kızımın en iyi arkadaşı mı, yoksa ilk aşkı mı hala karar veremedim 🙂

belki de bazen bu karışan ilişkilerden birini, arkadaşklığı yaşıyor 🙂

 

Umut

Dünyanın en güzel kelimelerinden biri.

Bu sabah bir insana, bir anneye, sevgili gamze’ye hayat verebileceğimi bilerek yataktan kalktım. Müthiş bir coşku içinde, ayaklarım yerden kesiliyordu.

Gece heyecandan uyuyamadım. Benden sadece birkaç kilometre uzakta üniversite hastanesine gidicem, 3 tüp kanla birlikte bir insana, bir anneye hayat verme umudunu, onun çocuğuyla bir ömür geçirmesini sağlayabilme sevincini yaşayacağım.

Bir taraftan da hayıflandım. Neden bugüne kadar bu kadar basit br işlem için bekledim? Neden daha önce bunu düşünemedim? Organlarımın tümünü bağışladım. Ailemi de bu konuda ikna ettim. (Aile onayı olmadan bağışlasanız da anlamı yokmuş.) Ama ilik donörü olmayı hiç düşünemedim. Yazık bana. İnsanlığımdan utandım.

Gamze’nin öyküsü, çığlığı burada.

http://atakan310309.wordpress.com/

Gamze için açılan blog. burada.

http://gamzeakbas.blogspot.com/

Donör olmakla ilgili tüm soruların cevabı burada.

http://www.kokhucrebagisla.com/G%C3%B6n%C3%BCll%C3%BCVericiKayd%C4%B1.aspx

Hiçbir ücret ödemiyorsunuz, hiçbir ameliyat geçirmiyorsunuz.

Sadece 3 tüp kan.

Hayat vermeye başlayın. haydi.

Pırt Müziği

bazı sabahlar daha bir neşeli kalkılır, daha canlı müzikler dinlenmek istenir, durduk yerde dansetmeye başlanır, müziğe bile gerek yoktur, oran buran oynar, kızın da sana katılır ve karşılıklı ritimsiz müziksiz vücudun bilumum yerlerini oynatarak birbirinize bakıp kahkahalarla gülersiniz 🙂 kızım en çok popomu sallamamı seviyor :)) koca popolu anneemmmm diye de söyleniyor 🙂

Bugün böyle bir güne uyandık. Artık ikimizin de hastalığı atlatmasının verdiği mutluluk, 10 saatlik kesintisiz uykunun güzel enerjisi, bir dosttan gelen sürpriz yeni yıl dilekleri, güneşli bir sabah pekçok nedeni vardır.

Ayakkabısını giydirirken, saçlarımı okşayarak, annecim seni çok seviyorum, cici bir balon gibisin sen dedi 🙂 İşte mutluluk. Popoma bakarak bu cümleyi kurmaması ayrı bir muhteşemlik :)))

Yolda bach vivaldi, kalsın bugün dedim, ezginin günlüğü’nün çeyrek albümünden bulutsuzluk özlemi’nin yorumladığı şarkıyı açtım, sesini de yükselttim. Bir ara nefis bir elektro gitar solo girdi, kafalarımızı sallıyoruz kızımla ve derken üfüüüüüü anne dedi. (genelde pırt yaptığımızda bir elimizi burnumuza doğru sallayarak kokuyu dağıtma babında, üüfffüüüüü deriz 🙂

Anne: Noldu kızım pırt mı yaptın.

Kız: Hayır anne pırt müziği bu baksana :))) Ve bu arada kahkahalarla gülüyordu.

Güzel bir günden herkese kocaman bir merhaba 🙂

 

Kreş maceramız

Bana kreşle ilgili çok soru geliyor. Kendi kreş maceramızı bu nedenle paylaşmak istiyorum.

Çocuğumu, Türkiye’deki yaklaşıma göre, çok erken kreşe vermiş bir anneyim. Kızım 16 aylıkken bakıcılarla maceramız başladı. Yurt dışında olduğumdan, aileden destek alma imkanım da yoktu. Birkaç bakıcı denemesinde, görüşmelerde hep içime sinmeyen birşeyler oldu.

Bir kere şunu düşündüm. Beni, benden 30-40 yaş büyük biriyle bir evde tüm gün bıraksalar feci sıkılırdım. Kızım da sıkılıyordu. Hatta annesi olduğum halde, tüm hafta sonlarını sadece benimle geçirdiğinde sıkıldığını hissediyordum 🙂 Bendeyse kızıma yetememe duygusu başlamıştı.

Ardından kreş arayışlarına girdim ve Tirana’daki montessori kreşine başladık. 17 aylıktı. İlk günler çok ama çok zor oldu. Önce kızımın sınıfına beni de çıkardılar. Beraber oyuncaklarla oynadık. Öğretmenlerine ve arkadaşlarına alıştıkça ben ufaktan ortadan kaybolmaya başladım. Aradığında ortaya çıktım. Bu süreler zamanla uzadı 3 gün içinde. Daha sonraki gün kapıdan öğretmenine verdim. Çok fenaydı. Canhıraş bir şekilde ağlıyordu. Ben öyle kaldım heykel gibi. Yarım saat kadar durmadan ağladı. Takip eden günler ağlama süreleri kısaldı ve yaklaşık 15 gün sonra gülerek ve eğlenerek okuluna gitti.

İlk günlerden hala aklıma geldikçe güldüğüm bir anım, bir horozun bağırışlarını kızımın ağlaması sanıp kendimi kahretmemdir. Horoz olduğunu anladığımda biraz da sinirden, kahkahalar atmıştım 🙂

Montessori maceramız yaklaşık 8 ay sürdü. 17 aylıkken başladık ve 25 aylıkken memlekete döndük. Bu süre içinde evimize haftada 3 gün yardıma gelen veya akşam iş yemeklerim olursa kızımla kalan bir yardımcı/bakıcımız vardı. Montessori kreşinde kızımla ingilizce konuşuluyordu. Bakıcımız Arnavutça iletişim kuruyordu ve ben Türkçe konuşuyordum. Arnavutluk’taki 8 aylık maceramızın sonunda kızım bakıcısıyla Arnavutça anlaşıyor, kreşte İngilizce konuşuyor ve bana Türkçe derdini çok rahat anlatıyordu.

Konuşmaya başlamasından çok daha önemlisi, akranlarına göre ihtiyaçlarının çok farkında bir çocuk haline gelmişti. Acıkınca acıktım, susayınca susadım, uykusu gelince uykum geldi, doyduysa doydum diyordu. Bu farkındalık beni çok rahatlattı. Biliyordum ki ister kreşte, ister bakıcıyla nerede olursa olsun ihtiyaçlarını dile getirecek ve bir şekilde onu karşılattıracak, ya da istemediği birşey olursa kesinlikle yaptırtmayacaktı 🙂

Kreşe başlamadan ve başladığında da devam eden sıkıntılarımızdan biri, 15 aylık olana kadar bulamaç haline getirilen yemeklerin biberonla yedirilmesi nedeniyle kızımın katı yemek deneyimi ve tad çeşitliliğinin olmamasıydı. Ben kreşe başlayana kadar evde, kussa  da, zorla, oyunla arada yine biberonla takviye ederek alıştırmaya çalışmıştım. Bu nedenle kreşte aç kalacağından çok ama çok korkuyordum. Bir süre gerçekten de aç kaldı. Akşam dört gibi aldığımda açlıktan ne versem yiyordu. Yaklaşık bir ay sonra ise kreşte rahat rahat yemeye ve çeşitli tatlara alışmaya başladı. Kreşin katıya geçiş sorunumuzun çözümüne de katkısı oldu.

Herşeyden önemlisi ise, kreşte çok mutluydu. Arkadaşları vardı. Kendisinden küçük çocuklar vardı, onlara ablalık yapmaya dahi başlamıştı.

Türkiye’ye geldikten sonra, yeni kreş dönemi başlayana kadar teyzesi baktı. Çok da iyi vakit geçirdiler, benim hiçbir şekilde aklım evde kalmıyordu. Ancak yine eksik birşeyler vardı. Kreşteki mutluluğunu özlüyordum. Evimizi iyice yerleştirdikten sonra kızımı yine kreşe verdim. Ancak daha önce kreşe gitmiş olmasına rağmen yine ayrılık sorunu yaşadık.

Bu kez geçiş sürecinde kreşin girişinde 3 gün bekledim. Önce yanımıza oyuncaklar getirdiler yanımda oynadı öğretmeniyle. Daha başka oyuncaklar görmek amacıyla ilk gün 10 dk kadar sınıfına çıktı. İlk gün sadece iki saat kreşte kalabildik. Ertesi gün yarım gün kaldı. Bu kez sınıfta bir saat kadar geçirdi, öğretmeninin elini tuttu. Üçüncü gün öğle yemeğini de yedi, sınıfına rahat rahat çıktı, ancak benim orada olduğumdan emin olmak için 3-4 kez yanıma uğradı. Sonraki gün ise kapıdan öğretmenine verdim ve feci ağladı. Ağlamalar süreler kısalarak 4-5 gün devam etti. Şimdi her sabah şarkı söyleyerek ve hatta okulu inleterek gidiyoruz.

Şimdi tüm bu deneyimimizden yola çıkarak düşüncelerimi sıralayayım.

Faydaları:

1- Kreş bir bakım yeri değil, çocuğun arkadaşlar edindiği, eğlendiği, eğlenerek öğrendiği bir okul ve kesinlikle çocuğun ihtiyacı olan şey. Bizlerin eskiden neredeyse yaşıt olduğumuz kardeşlerimiz, mahallemizde arkadaşlarımız, komşumuzun çocukları vardı ve onlarla sokaklarda, ağaç tepelerinde tepinir, kavga eder, hayata hazırlanırdık. Şimdiki çocuklar babaanne, nine, teyze, bakıcılarla dört duvar arasında sıkılıyorlar, şımarıyorlar, sinirleri bozuluyor. (benim kendimden ve yakın çevremden gözlemlerimdir bunlar.)

2-Çocuğun kreşe başlaması için annenin çalışması şart olmamalı. Toplum çalışmayan annenin çocuğunu kreşe vermesi durumunda kadın üzerinde müthiş bir baskı yapıyor. Sanki yetersiz anneymiş, ilgisiz, sevgisizmiş gibi. Bence çocuğa annesi de baksa, onu kreşte olduğu kadar mutlu etmesi, yetmesi, gelişimine katkıda bulunması mümkün değil.

3- Kreş için 3 yaşına kadar beklenmeli mi? Belki çalışmayan anneler bekleyebilirler, (ki bence çalışmasa da yürümeye başladığı andan itibaren verilmeli) ancak çalışan anneler için 3 yaşından önce kesinlikle kreş diyorum. Benim hayatım kreşle daha kolay ve düzenli hale geldi. Kızımın uyku saatleri oturdu. Gündüz oldukça yorulduğu için akşam dokuzda kendisi yatıp uyumak istiyor. Uyumadan önce kafasını sallama sorunumuz vardı, kreşte arkadaşlarını görerek bu alışkanlığını kendisi bırakmaya çalıştı ve sorunumuz çözüldü.

4- Sabah kahvaltısı alışkanlığını evde kazandıramamıştım. Domates, peynir ve zeytine alıştı. Yoğurt, ıspanak yemeye başladı. Çocuk, arkadaşlarını görerek veya öğretmenlerine anneleri kadar nazı geçemediği için farklı yiyeceklere daha rahat alışıyor.

5- Kendisinden farklı çocuklarla arkadaş olmayı öğrendi. Sınıfındaki down sendromlu arkadaşıyla oynamaya başladı. Bana önce onun bebek gibi olduğunu anlatmıştı, sadece senden farklı biraz kızım, onunla bol bol konuş, oyna diyerek, öğretmenlerinin de katkılarıyla gün geçtikçe yakınlaştılar.

6- Sosyal yönü çok gelişti. İnsanlarla çok rahat iletişime geçebiliyor, derdini her yerde anlatabiliyor.

7- Kreşin el becerilerini, kelime dağarcığını, şarkı, türkü, oyun, resim kapasitesini geliştirme konusundaki faydalarını ise yazmama gerek yok. Okulda öğrendiği şarkıları eve gelip bir de bana öğretiyor. Ben şimdi serpil öğretmenim anne, sen de N.’sin. Tamam mı diyor 🙂

8- Her akşam bana okulda neler yaşadığını anlatıyor. Ben de iş yerimi anlatıyorum. Eğer konuşmaya niyeti yoksa veya sinirliyse, rol oyunlarından oynayıp her bebeği bir arkadaşının ismini verip, aa şimdi damla sana kızdı mı acaba, serpil öğretmen sevmediğin yemeği yemeni mi istedi, üzüldü mü şimdi N., N. yağ satarım oyununda kimin yanında oturdu? gibi sorularla kafasındakileri, kimlerle samimi olduğunu, kime kızdığını öğreniyorum. Çok hainim 🙂

Olumsuzluklar

1- İlk başladığı dönem sürekli hasta oluyor. Bu döneme anne olarak dayanmak gerçekten çok zor. Bizde 6 ay sürdü neredeyse, bazen bir sene hasta olabilir deniyor. Bunun çocuğun bağışıklık sisteminin güçlendirdiğini bilseniz de, sürekli akan burun, arada gelen ateş, halsizlik, işten sürekli izin almak durumunda kalmak insanı zorluyor. Ancak hep şunu da söylüyor uzmanlar, ne zaman okula başlarsa başlasın bu dönem yaşanacakmış. İster beş yaşında ister iki yaşında.

2- Bence çocuğun 6-7’ye kadar kreşte kalması çocuğu biraz yoruyor, yıpratıyor. En geç beşte alabilsek nefis olacak.

3- Özellikle ilk başladığı dönemlerde veya uzun bir tatilin ardından, kreşten sonra anneye feci eziyet ediyorlar, herşey sorun oluyor 🙂  Bizde bir saat kadar sürüyordu bu dönem, sinirini attıktan sonra normal iletişime geçiyorduk 🙂

4- Çocuğunuzu erken yaşta kreşe verdiyseniz veya çalışmayan anne olarak kreş taraftarıysanız toplumdan büyük baskı görüyorsunuz. Hele de ilk dönemlerde hastalıklar olunca sizi dünyanın en kötü annesi olarak hissettirebiliyorlar. Buna göğüs gerebilmek de ciddi bir mesele.

Ben kızımla kreş maceramızın ancak bir kısmını paylaşabildim. Kızımın gelişiminde, bakımında, bizim ilişkimizde en doğrusunun kreş olduğuna hep inandım ve hala inanıyorum. Bu nedenle de yukarıda saydığım olumsuzluklarla da başetmeye çalıştım. Bazı sabahlar okula gitmek istemediğinde, götürmek zorunda kalmak beni feci üzse de, mevcutlar içinde, kızım için en iyisinin kreş olduğunu biliyorum.

Aslında kreşin iyi bir çözüm olduğuna inanıyorsanız, en önemli sorun içinize sinen bir kreş bulmak. Ben bu konuda şanslıydım ya da gerçekten faydasına inandığım için, en ufak olumsuzlukta kreş araştırmaktan vazgeçmedim.

Ufff.  Zor bir yazı oldu 🙂 Konu hassas.

Milly ve Molly’yi çok sevdik.

Evimize çok yakın bir il halk kütüphanesi var. İlk gençliğimde aynı yere ev ödevlerimi yapmak için, ansiklopedilere bakmaya giderdim. Hayatımın en daraltıcı, sıkıcı anlarının geçtiği, dünyanın en suratsız ve aksi çalışanlarının olduğu yer olarak anılarımdadır. 

Değişmiş olması ihtimaliyle kızımı alıp kütüphanenin yolunu tuttuk bir ay kadar önce.

Geçen 25 yıllık sürede dış kaplaması ısı yalıtımlı hale gelmiş, engelli girişi yapılmış, boyanmış badanalanmış. Girişte yine ters bir adam, soğuk bakışlarıyla acaba yanlış mı geldik diye düşündürttü bize 😦 Selamsız sabahsız bakışlarla birinci kattaki çocuk kütüphanesi bölümüne çıktık. Kapının açılmasıyla bir başka ters çalışanın bakışları bizi süzdü. Fermuarım mı açık kaldı, yoksa kızımın sümükleri mi aktı, adımlarımız mı ses çıkardı diye tedirginlikle çocuk kütüphanesine girdik. Hey çocuklar için oyuncak bölümü yapmışlar, legolar, bebekler, pazıllar. Yaşasın. Gevşe diyorum kendi kendime. Herşey geçti.

Kızım oyun alanına giriyor, yapmaması gereken bir şeyi yapıp oynamaya çalışıyor! ve elindeki bebekle 10 cm kadar oyun alanı dışına çıkmasıyla tok bir ses bağırıyor. “Gir içeri kızım gir, müdür görcek şimdi kızcak. Alla Allaaa…”

Kızım korkuyor, tamam kızım sorun yok, sen burada bebeklerinle oyna diyorum, hızlı hızlı kitaplarımızı seçmeye başlıyorum. Okul öncesi vitrininde isimlerini hiç duymadığım yayınevlerinin, isimlerine hiçbir yerde rastlamadığım kitaplarını görüyorum. Hiçbirini seçemiyorum. Sonra kayıt masasına yakın bir rafın alt köşesinde tudem yayınlarının birkaç kitabı, feridun oral’ın bir kitabı ve karda ayak izlerini görüyorum. Bunları bulduğuma şükredip kızımı da kolundan tutup sürükleyerek kendimi kütüphaneden dışarı atıyorum. Açık alan bir parka gidip kızım da ben de rahatlıyoruz. ( Bu arada kızım da kendi isteğiyle raflarda dolanmaya ve kitaplara bakmaya çalıştı. İnanın her an ne zaman azar işiteceğiz diye çok korktum.)

Ancak dersimizi almadık, bu hafta sonu da yılmadık, kütüphanenin yolunu tutmaya karar verdik. Bu kez başka şahıslar ama aynı ifadelerle karşılanarak, -tek farkla ben daha vurdumduymazdım- çocuk bölümüne geçtik. Bu kez doğrudan daha önceki alt rafta aldık soluğu, birkaç kitap seçtik, tam kayıt yapılmaktayken asıl hazineyi keşfettim. Kütüphanenin, en ücre köşesinde en yıpranmış, en dikkat çekmeyen bölümde benim arayıp da bulamadığım tüm kitaplar vardı 🙂 Ancak kayıt masasına koyduğum kitapları  almaya cesaretim yoktu, yine de kütüphanedeki aslanı ve milly ile molly’yi aldım, ay şey özür dilerim sadece şunlarla şunları değiştirecektim, kusura bakmayın diye masaya uzattım ürkekçe. Yüzünü kaldırmadan, bir bakış attı bana. Ama değiştirdi kitapları 🙂 Mutluydum.

İşte milly ile molly bu şekilde 3 gün önce hayatımıza girdi ve gece gündüz, tuvalette, mutfakta, yatakta milly ve molly okuyoruz. Karakterler için http://www.millymolly.com/ .

“Farklı görünebiliriz ama aynı şeyleri hissediyoruz” sloganı mükemmel.

Marmelat ve şeker isimli kedileri olan, iki kız arkadaşın bir pazartesi günü okulun ilk gününde yaşadıklarını anlatıyor kitap. Benim kitaptan en çok hoşuma giden, kızların da, annelerinin de, kedilerin de birbirlerinden farklı fiziksel görüntülere sahip olmaları, farklı kıyafetler giymeleri, ama tüm karakterlerin hepsinin duygularının benzer olması oldu.

Milly de molly de okula gittiklerinde kedilerinin ne yapacağı konusunda endişeliler, ikisinin de anneleri kızlarına kahvaltılarını hazırlıyorlar ve bekliyorlar, (kitapta yer almamasına rağmen hadi kızım hadi diye kesin söyleniyorlar-yavruSu kulakların çınlasın-) ikisi de okulda oyun oynarken kedilerini unutuyorlar ve ikisinin de kedisi akşam kızları görünce mutlu oluyor.

Hem kız arkadaşa sahip olmanın muhteşemliğini, hem analı-kızlı hayata vurgu yapmasını ve tabii ki fiziksel farklılıklara rağmen duyguların aynılığına yaptığı vurguları sevdim, sevdik.

Hey kütüphaneciler, sizlere rağmen oraya gelmeye devam edeceğiz. Biline 🙂