Küçük Kız’ın Öyküsü

Geçtiğimiz yıllarda, sadece kadınların katılımına açık bir seminerde sevgili Hasbiye Günaçtı, “erkeklerin sizi gerçekten sevip sevmediğini onlara hayır demeye başladığınızda anlarsınız.” demişti.  Bu yazıyla alakasız ama “evlilik eğer erkeklerin aleyhine bir durum olsaydı, emin olun zaman içinde evlilik diye bir kurum kalmazdı” da demişti. İki cümleyi hiç unutmadım. Son dönemde daha fazla görüyoruz ki, kadınlar erkeklere hayır dedikçe, evlilik ilişkisinde kadınlar talep etmeye, hayır demeye başladıkça kadınlara yönelik psikolojik ve fiziksel şiddet arttı.

Şimdi konumuza dönelim.

Bugün size tanıtacağım kitap ( Türkçe’ye Küçük Kız diye çevrilmiş. Orjinal ismi Al bint Al Saghira Allati) her zaman evet demenin, paylaşmanın, fedakarlığın size mutluluk getirmediğini anlatıyor. “Bu hikayeye inanmayabilirsin ama gerçek bir hikaye bu” diye başlıyor. Hikayeyi okudukça inanmamak mümkün değil. Çünkü çok gerçek. Sürekli tecrübe ettiğimiz bir gerçek.

Kitabımızın yazarı Fatima Sharaffeddine. Lübnanlı, bir kadın yazar. Yaşamı şu linkte. http://www.fatimasharafeddine.com/en/

Kahramanımız Küçük Kız sevdikleri mutlu olsun diye en sevdiği flütünü bir çobana, mavi atkısını rüzgarda üşüyen arkadaşına, sarı topunu komşusunun köpeğine veriyor. Verdikleri bunlarla bitmiyor. Küçük kız her şeyini başkalarına veriyor. Kendisinin ne istediğini hiç düşünmüyor.

Küçük kız tabii ki anne babasını da mutlu etmek istiyor. Onları yalnız bırakamıyor. Babasının fırınında çalışıyor. Evlenecek yaşa geldiğinde ( kitaptaki bu cümleyi sevmedim.) annesinin Onun için bulduğu adamla evleniyor.  Kocasına yemekler yapıyor, tarladan buğday topluyor. Her işte kocasına yardımcı. Ve bir gün bir şey fark ediyor. ” Neden mutlu değilim?” Kendisini yorgun hissediyor. Çevresindeki herkes mutlu, onu seviyor ama küçük kız mutlu değil ve çok yorgun.  Düşünüyor, düşünüyor. Bir şey fark ediyor. Kendine can alıcı bir soru daha soruyor? “Ben ne istiyorum? BEN ne istiyorum diyor kendine vurgu yaparak.” Sonra saatlerce düşünüyor ve flütünü hatırlıyor. Çok sevdiği halde çobana verdiği flütünü. Ve ne istediğini buluyor

“Flütümle ezgiler çalarak dünyayı gezmek istiyorum.”

Bu isteğini ailesine, kocasına söylediğinde önce tepkilerle karşılaşıyor. Bu tepkiler işte inanılacak gibi değil.Gerçek hayata nazaran çok yumuşak konuşmalar oluyor ki masal bu ya biz de inanıyoruz, inanacağız. En sonunda küçük kız meşhur bir flütçü oluyor, çok mutlu oluyor ve o mutlu olduğu için herkes de daha mutlu oluyor. Kitabımız da burada bitiyor.

Kitaba feminist bakış açısıyla getirilecek eleştiriler olabilir. Bu tür kitapların Türkçe’de ne kadar az olduğunu düşününce kız çocuklarımız ve bizim için çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Herkese iyi okumalar

Erdem (sedir) yayınlarına da ayrıca teşekkür ediyoruz.

DSC_2365DSC_2367DSC_2370DSC_2372DSC_2373DSC_2375DSC_2376DSC_2377DSC_2377DSC_2379DSC_2378DSC_2381

Reklamlar

Hafta sonumuz…

Naz’ın hafta içi yarım gün okula gitmesi nedeniyle, piyano, İngilizce, koro kursları hafta içi sabah veya akşam bitiyor. Hafta sonlarımız uzun süredir bu yüzden boş. Yine de her hafta sonu doğum günü, ev alışverişi, doğa yürüyüşü, piknik, arkadaşlarla buluşmayla koşturma içinde geçiyordu.

Bu hafta sonuna hiçbir program yapmadım. Arabayı da kesinlikle kullanmayacağım diye kendime söz verdim. Diğer her şeyi akışına bırakalım dedim ve dingin, huzurlu şahane bir hafta sonu geçirdik.  Cumartesi sabahtan evde yayıldık, sonra programsız şehir içine yürüyüşe çıktık. O an aklımıza ne gelirse, nereye gitsek, ne yapsak derken kendimizi sevdiğimiz dostlarımızın mekanı kitap kurdu sahafta bulduk. 4 saate yakın oradaydık sanırım. Arkadaşların çocukları da vardı. Çocuklar sokakta oynadılar. Arkadaşım onlara kitap okudu. Müthiş bir keyifle dinlediler. Ben kitap dergi aldım, bulduğum yere çömdüm, okudum. Sahafa gelen gidenlerle sohbet ettik, yedik içtik. Dünyaya benzer baktığımız insanlarla beş dakikalık sohbet bile umudumuzu yeniliyor, içimizi ferahlatıyor.

Yine yürüyerek, etrafı izleye izleye bol sohbetle eve gittik. Pazar günü de sakin yayılmacanın ardından açık havaya çıktık. Bol yürüyüş, yine dostlarla yolda karşılaşmalar, ayak üstü sohbetler, çiçekler, çiseleyen yağmur, tırmanılan ağaçlar. Günümüz, sakin ve yavaş bitti.

Cumartesi pazar evde yayılmaca dedim ama tam yayılmaca da sayılmaz. Naz’la birlikte neler yaptık neler evde? Tübitak’ın etkileyici kimya deneyleri kitabındaki ev dondurmasını yaptık. Tuzun buzu 0 derecenin altına düşürdüğünü ve buzluğa atmadan nasıl dondurma yapılacağını deneyimledik. Sonra da dondurmayı afiyetle yedik. Ekşi mayayla kefirli, yulaflı ekmeğimizi yaptık. Trabzon tereyağına bandıra bandıra yedik 🙂 Yoğurt, kefir mayaladık, bol taze sarımsak ayıklayıp zeytinyağıyla gelecek günler için hazır ettik. Dolma yaptık, dolaba attık. Hepsi bize terapi gibi geldi. Hele mayalama işlerine bayılıyorum, en çok da ekşi mayalı ekmek pişerken fırından gelen kokular ömrüme ömür ekliyor 🙂

Sonuçta bu hafta sonu, bol yürüyüşlü, bol yemeli, içmeli, okumalı, şahane geçti. Çocuğum dayı ve anneanneyi de görmezse olmazdı tabii…

iyi haftalar olsun 🙂

 

İlkokul Seçimi- Hangi Okul, Hangi Öğretmen?

Her annenin endişelendiği dönüm noktalarından biri ilkokul başlangıcı. İlkokula iyi veya kötü başlangıç, sonraki eğitim hayatında belirleyici malum. Türkiye’de eğitimin hali de malum. Bizim serüvenimizi ve şimdilik sonuçlarını sizlerle paylaşayım güzel anneler.

En başta ve en kritik soru şuydu.

Devlet mi özel mi?

Verilen eğitim açısından:

Ben devleti tercih ettim. Bu saçma, sistem bile denemeyecek olan eğitim batağında çocuk okula ne kadar az maruz kalırsa o kadar iyiydi. İkincisi, kolejler içinde gerçekten alternatif eğitim uygulayan istisnalar haricinde verilen eğitimde  çok fark görmedim. Zaten müfredat her okulda aynı. Ancak özel okul idarecileriyle bir görüşmeye giriyorsunuz başlıyorlar, bilmem kaç saat İngilizce, Almanca, Rusça, satranç, bale, müzik, resim, modern dans, yüzme, basketbol bla bla bla. Herşey bütün çocuklar için. Tüm bu yoğunluğun üzerine, etüdlü okullarda bile çocuğa akşam için ödev verilmesi cabası. Yazık, günahtır. Tüm gününü okulda geçiren çocuğa ödev verilmez, verilmemeli.

Ben Naz’ın ilgi duyduğu alanda ilerlemesinden yanayım. Bu şu an bizim için piyano, koro, genel olarak müzik gözüküyor. Okula yarım gün gidiyor, yarım günü boş. O süre içinde de piyano çalıyor, rahat rahat ödevlerini yapıyor, tv izliyor, oynuyor. Devlet okulu çocuğa zaman kalması açısından çok daha iyi.

Parasal açıdan:

Devlet daha avantajlı gibi görünüyor. Ancak çalışan anneyseniz,  okul saatleri dışında evde çocuğun yanında duracak birisi yoksa maddi açıdan devlet okulu ile kolej arasında çok ciddi bir fark yok. Haftada beş gün, yarım gün çocuğun yanında duracak bir bakıcı veya etüd seçeneğini düşündüğünüzde aylık en az 500 TL’yi gözden çıkarmanız gerekiyor. Küçük kolejlerle yaptığım görüşme ve pazarlıklarda aylık 700-800 liraya anlaşabiliyorsunuz. Yalnız şunu unutmamak lazım. Servis, kıyafet, kitaplar, ekstralar özellerde her zaman daha yüksek ücretlendiriliyor.

Anne olarak hangi seçenekte kafam da bedenim de daha rahat eder ?

Burada da seçim size kalmış. Kolej seçeneğinde anne daha rahat eder gibi görünüyor. Sabah çocuğu kaldır, giydir, servise bindir. Kahvaltı, öğle yemeği, ikindi kahvaltısını düşünme derdi yok. Okul dışındaki saatlerde ne yapacağım derdi yok. Hele okulda etüd de varsa ve ödevlerini okulda yapıyorsa ödevle uğraşma derdi de yok. (Bir dönemlik sürede izlenimim, özel okullarda etüd olsa bile eve ödev kalıyor ve devlet okullarına göre daha fazla  ödev veriyorlar. ) Akşam da yemek ye, sohbet et, uyusun. Eğer akşam ödev varsa, 5-6 gibi okuldan dönen çocukla geçireceğiniz 3-4 saate ödev stresi eklenir. Çocuk zaten tüm gün okulda yorulmuş, azıcık rahatlayacak, sohbet edecek, oynayacak vesaire ama hayır ödevler bitmeli. Koleje giden ve tüm gün okulda olan çocuğun evde ödev yapmaması, okulun eve ödev bırakmaması lazım. Milli Eğitim Bakanlığını göreve çağırıyorum 🙂

Devlet okulunda eğer okul yarım günse, evde sabah kahvaltısı ve öğle yemeğini, okulda da ikindi kahvaltısı için beslenmesini her gün düşünmek zorundasınız. Bu beni biraz zorladı. Eğer yarım gün için bakıcı tutacaksanız, yemek yapmasını da isteyebilirsiniz. Hatta çocukla birlikte yaparlarsa şahane olur.

Çocuğun sosyal gelişimi açısından devlet mi kolej mi?

Bence bu da ebeveynin hayata bakışıyla değerlendirilmeli. Ben Naz’ın farklı çocuklarla bir arada olmasını önemsiyorum. Devlet okulu da bunun için biçilmiş kaftan. Hele bizimki gibi okul, şehrin göbeğinde, farklı sosyal yapıda insanların oturduğu bir semtte olunca olumlu olumsuz her örnekle karşılaşılıyor. Hayatın gerçeklerini, gerçek hayatın içinde öğrensin. Öyle steril ortamlarda korumaya çalışmakla olmuyor.

Naz ilkokulda bir dönemi bitirdi. Evimize oldukça yakın mahalle mektebine gidiyor. Ben de aynı okulda ortaokulu okumuştum. 25 yıl öncesine ait, benim de oturduğum tahta sıralar hala var. Naz okul açılmadan önce sürekli, ben annemin gittiği okula gideceğim, annemin okulunda okuyacağım diye herkese anlattı. İlkokul kaygısını bu güvenle çok kolay aştı diyebilirim. Malum özellikle bekar annelerin çocuklarında anneye hayranlık daha fazla. Benim muhteşem annemin gittiği okula gideceğim duygusu müthiş bir motivasyon.

Mahalle okulunun daha önce öngöremediğim ama yaşayınca ne şahane oldu dediğim özelliği ise, sınıf arkadaşlarının aynı zamanda mahalle arkadaşları da olması. Hafta sonu, sömestr tatillerinde, akşamları, bir markete gittiğimizde, sokakta, okuldan arkadaşlarıyla karşılaşıyor ve arkadaşlıklarını pekiştiriyorlar. Eminim yazın mahallenin güvenli alanlarında birlikte de oynayacak ve birlikte bisiklete de binecekler.

Öğretmen seçimi

Özellikle ilkokulda öğretmeninin ne kadar önemli olduğunu bizzat kendimden ve kardeşlerimden biliyorum. Benim efsane bir öğretmenim vardı. Antalya’nın kötü denebilecek okullarından birinde, 60 kişilik sınıfta, bir sırada 3 öğrenci ve 5 yılı bitli gezerek okudum. Okuldan hatırladıklarım her gün ilk dersimizin haberler olmasıydı. Yaz dönemi ödevlerimiz 40 farklı konuda okuduğumuz haberleri yazmaktı. Kitap okuma saatlerimiz olurdu. Öğretmenimiz bizi sürekli düşünmeye, sorgulamaya yöneltirdi. Evlerimizde bizi ziyaret ederdi. Şu an sevgili Halit öğretmenim 85 yaş civarında, evinde siyah beyaz televizyonuyla, o yıllardan kalma gömleği, kasketiyle mahalle pazarından salçalık domates alışverişi yaparken karşılaşılan bir efsanedir.

Üniversite sınavlarına hazırlanırken dahi ilkokul öğretmenimin kazandığımda ne kadar sevineceğini düşünüp motive olurdum. İletişimimiz hiç kopmadı ve hala benim canım öğretmenimdir. Naz’a okul seçiminde sevgili Hülya öğretmenle ilgili duyduklarım da çok etkili oldu. Dengeli, sakin, tecrübeli her çocuğa adil yaklaşımıyla, çocukların yararına olabilecek yeni projelere açık bakışıyla Naz için unutulmaz bir öğretmen olarak kalması tek dileğim.

Geçen sene bu dönem hangi okul, hangi öğretmen sorusuyla deli danalar gibi gezmekte ve araştırmaktaydım. Çok da kaygılı bir dönemdi. Şimdi üzerinden bir yıl geçti ve doğru karar vermiş olmanın huzurunu yaşıyorum. Herşeyden önemlisi Naz çok mutlu. Koşarak okula gidiyor, okuldan çok mutlu, sakin, stressiz çıkıyor. Hiçbir şeye acele etmiyoruz. Tek başına karar verici olarak bunun nasıl güzel birşey olduğunu anlatmam çok zor.

Bu yazıyı bitirmeden şunu eklemem lazım. Okul bir eğitimse, bence çocuğun eğitiminin sadece % 25’lik bir kısmına karşılık gelir. Hayatın, doğanın, sosyal yaşamın, sanatın ve kitapların içinde günün uyku hariç her anı eğitim.

O yüzden okuldaki iyi ya da kötü seçimler de herşey demek değil ve telafisi her zaman var. Çocuklarımızın okul dışında, yaşarken öğrenmelerini, düşünmelerini, sorgulamalarını, tanımalarını sağlamak ebeveyn için bence çok daha zor. Orada bizlerin yaşam döngüleri de devreye giriyor . Zor da olsa kendimize de arada bir çeki düzen vermemiz gerekiyor. Doğayı, dünyada olan bitenleri, bazen sorunları, savaşları, barışı, farklılıkları, evreni tanımaları, sanatın her dalıyla öyle böyle tanışmaları da eğitim.

Tüm ebeveynlere ama özellikle bekar annelere kolaylıklar dilerim 🙂

 

 

 

Bir annenin çok önemli ricası

Aşağıdaki mektubu sevgili blogcu anne Elif sayesinde tanıştığım, ortak pekçok yönümüz olan ve zaman zaman yaşadıklarımızı paylaştığımız bir anneden aldım. Adının, yaşadığı yerin, mesleğinin hiçbir önemi yok. O bir anne ve ne yazık ki sadece bize heryerde dayatılan sözde “normal” ailelerden farklı. Ve sırf bu yüzden çocuğuyla birlikte yaşadıkları üzücü bir olayın ardından aşağıdaki yazıyı kaleme almış. Harfi harfine katıldığım ve her ortamda anlatmaya çalıştığım endişemi tüm açıklığıyla dile getiriyor. Lütfen okuyalım ve olabildiğince sosyal medyada paylaşılmasını sağlayalım.

Sevgili anneler, babalar ve öğretmen arkadaşlar;

Her çocuk aile sözcüğüyle önce kendi yuvasında tanışsa da kavram olarak okula başladıktan sonra anlamlandırır ve öğrenir… Ve öğretilen ‘aile’ kavramı genelde, anne-baba ve çocuklardan (tercihen bir kız bir erkek) oluşan toplumun en küçük birimi diye de netleştirilir.
Heyhaaaat; bazı ailelerin bu şablona uymadığını gören minik kafalar önce bir karışır sonra başlar sorgulamaya…Normal süreçte ‘ah ne güzel!!! sorgulayan çocuk …iyidir!!’ desek de; bu durumda bir de sorgulanan çocuğun da olduğu hep göz ardı edilir.

Şimdi bunları neden anlatıyorum? Bizi yakinen bilenler bilir, biz bu klişe aile tanımına uymayan özel bir aileyiz…Hem de iki kere özel..Klişe aile tanımıyla yetişen ‘sorgulayan’ çocuk tarafından ‘sorgulanan’ çocuğun ailesiyiz yani…Ah keşke sorgulayanlar hep çocuk olsa…o da ayrı bir yara…
Öncelikle ailelerin anne-baba ve mükemmel bir çift çocuktan oluşmak zorunda olmadığını, bazen anne-çocuk / baba-çocuk merkezli büyükanneler dedeler kuzenler vs ile kuşatılmış minik ailelerin de olabileceğini, bunun da normal, sıradan ve sorgulanmaksızın kabul edilebileceğini de çocuklarımıza öğreterek başlayabiliriz…Böylece annesini/babasını kaybetmiş olan bizim gibi ailelerin canı daha az yanmış olur…
Ve ikinci konu; her ailenin kan bağıyla birbirine bağlanmasının şart olmadığını, bazen ‘çok sevilmiş’ – ‘uğrunda çaba sarfedilmiş’ – ‘tercih edilmiş’ çocukların da olabileceği; o ailelerin de çok özel aileler olabildikleri; soyadları farklı bile olsa, ailelerinin kalbinde büyüyen çocukların da en az diğerleri kadar sevilebileceğini de öğretirsek ne ala…Böylece toplumumuzda hala saklanılası görülen evlat edinilmiş, koruyucu aile yanında yetişen meleklerimizin incinmesini, sorgulanmasını ve hatta dışlanmasını engelleyebiliriz. Belki bu özel çocukların ailelerinin de ‘üvey’ tanımından kurtulması herkesi mutlu eder kimbilir???
Velhasıl lütfen çocuklarımızı öz aile, gerçek aile, biyolojik aile, koruyucu aile, üvey aile vs gibi alt kimliklerden uzak bir aile bilinciyle yetiştirelim…Çok zor olmasa gerek…
NOT : Bu yazı özel bir çocuğun özel ailesi tarafından, kalbi kırılan bir meleğin kalbi bir daha kırılmasın diye kaleme alınmıştır…Sayfalarınızda paylaşmanız ve hayata geçirmeniz ricasıyla…
Mektup burada bitiyor. Ben de http://ruzgarligunlervegeceler.com/ http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/  http://annekaleminden.blogspot.com.tr/ http://blogcuanne.com/
sizlere selam eder, gözlerinizden öperim 🙂

Bekar annenin yaşam kılavuzu-1

Henüz okul kitaplarında, çizgi filmlerde, kreş aktivitelerinde “aile” den sayılmasak da, neyse ki günden güne bu konuda sesler yükselmeye başladı. Toplumun bakışı, gelenekler, iş hayatı, evli ve en az 3 çocuk isteyen devlet dayatması evli bekar tüm kadınlara nefes aldırmıyor. Sorun aslında, Türkiye’de kadın olmak. Kadınlık hallerinin her çeşidi baskı altında.  İşin politik tarafı bir yana, pratikte hayatımızı nasıl kolaylaştırabileceğimizi kendimce toparladım. Hepsini yaptığımı söyleyemem ama yazmak bedava 🙂

1- Annenize, kız kardeşinize, eğer ilgiliyse eski eşe, her an kapısını çalabileceğiniz can dostunuza, bunlardan ya birine ya birkaçına yakın ikamet etmek.

Çocuğunuz hastalanır, düşer, ateşlenir, ishal olur. Gecenin bir yarısı hastaneye mi gidilecek. Hiçbiri olmasa servise bindirme, servisten alma, akşam yemeği yapamama, yalnız kalmamak v.s. pekçok nedenle yanında bulunabileceğiniz birine yakın olun. Bunlardan hiçbiri yoksa iyi bir komşu edinin, o da yoksa ve paranız varsa part-time yardımcınız olsun. Çocuğunuzun arkadaşlarının anneleriyle iyi ilişkiler kurun. Yalnız kalmaya, spora, alışverişe gitmeniz gerektiğinde çocuğunuzu bırakabileceğiniz iyi bir seçenek 🙂 Ne ana, ne komşu, ne eski koca, ne dost, ne para yoksa kapıcınızın, iyi bir taksicinin,  servis görevlisinin, kreş yönetiminin, çocuk doktorunuzun özel telefonları her an elinizin altında bulunsun.

Size yardımcı olacak her kim varsa bu kişilerle arayı da her an iyi tutun. Ufak hediyeler alın, güzel sözler söyleyin 🙂

2- Erken yatın erken kalkın. Uyku rutinine uyun 🙂 Ben genelde haftada 2-3 gün 9’da çocuğumla birlikte uyuyorum. Naz’dan yarım saat önce diri, dinç, dinlenmiş kalkmak büyük bir nimet. O yarım saatte neler yapılmaz.  Banyo işleri, kahve hazırlama, kahveyi içme ayılma, kahvaltı hazırlıkları v.s. Düzenli uyku fiziksel ve ruhsal sağlığınıza da iyi gelir. Uykucu diyenlere de kulaklarınızı tıkayın 🙂

3-Çocuk küçükken onun uyuduğu anlarda da dinlenmeye çalışıyordum. Bir 10-15 dakika uyumadan da uzansam iyi geliyordu.

4- Sağlıklı beslenin, mümkünse spor yapın. Bekar annelerin hastalanmaması, enerjilerinin her an iyi olması gerekiyor. Ben bugün kötüyüm, babası al sen uyut, kahvaltısını sen yaptır vesaire diyemeyeceğimize göre tüm annelerden daha fazla kendimize dikkat etmeliyiz.

5- Ev işlerinde, mutfakta hayatımızı kolaylaştırabilecek ne varsa bulundurun. Şiddetle tavsiye edeceğim şey ise çamaşır kurutma makinesi. Çamaşır as, topla, ütüle derdine son. Çamaşır kış günü kurumadı, ortalığa yay, balkona astık, is, pis koktu dertlerine son. Çamaşırı yıka, hemen yanındaki kurutma makinesine koy. Büyük oranda açılmış, ütüye gerek kalmayan çamaşırlar. Alerjik bünyeler için de çok iyi.  Çamaşırdaki tozu lifi alıp götürüyor. A sınıfı kurutma makineleri pahalı. Ben B sınıfı normal bir fiyata aldım. Aylık 20 yıkamaya elektrik faturasına etkisi 20-30 lira civarında oldu. Bence değer.

6- Eve yardımcı alma imkanınız varsa haftada veya 15 günde bir defa derinlemesine temizlik için almak yerine, haftada 3 gün ikişer saat derleme toplama için almak daha mantıklı geliyor. Ben çocuğum küçükken öyle yapmıştım. Şansım da vardı ki saatleri uygun bir yardımcım vardı. Şimdi tek başıma halledebiliyorum.

7- Çocuğunuz kreşteyken veya evde bakıcının olduğu saatlerde, ayda bir kez de olsa işten yarım gün kaçmanız mümkün olursa, o yarım günde aylık et ve market alışverişinizi yapın. Ben bu kaçış zamanlarını köfte, kavurma yapma, mercimek çorbası hazırlama ve dondurucuya atma v.b. işlerle geçiriyordum. Bir de yemek sorununa çözüm için lahmacun içi hazırlıyorum, mahalle fırınına veriyorum. Bol miktarda lahmacun ve pide yaptırıyorum ki dondurucuya da atayım. Lahmacun, yanında ayran bir de salata. Haftanın bir günün kurtardık 🙂

8- Ev işleri için maliyeti çok yüksek ama temizlik robotu şahane bir çözüm olabilir. Ben almadım. Alsam çok rahatlayabilirdim. Buharlı temizlik makinesi de temizliğe yardımcı oluyor. Hem deterjan kullanmıyorsunuz, hem de vileda v.b. ile silmekten çok daha kolay ve hijyenik. Basit modellerinin fiyatı uygun.

9- Küçük bir evde oturmak ev işlerinin çabuk bitmesine neden oluyor. Ben bunu çok istedim ama yapamadım. Denk gelmedi.

Daha yazılabilecek çok şey var ama şimdilik bu kadar olsun 🙂

Aklıma başka çözümler gelirse yine yazarım 🙂

Kolaylıklar ve sevgiler bekar anneler.

Beklenen günler…

Öyle tuhaf günlerden geçiyorum. İş hayatımdaki ani gelişmeler, takdir etmeler, gammazlamalar, oyunlar, atamalar, görevden aldırmalar, saat saat yaşananlardan, ikiyüzlülükten savrulmuşum, hepsi bir yana. Gelir geçer, yenisi gelir diyorum. Yoruldum ama umurumda değil.

Asıl bambaşka bir tarafta önemli gelişmeler oluyor. Çocuğumla ilişkimde başıma gelince ne yapacağım, nasıl aşacağım dediğim zamanlar  geldi.  Şu an içinde soru işaretleri, sürprizler barındırsa da, beni ruhsal olarak çok yorsa da cevap verme süreci, iyi götürüyoruz.

Şimdiye kadar Naz’la aşmamız gereken konuları yavaş yavaş, zamana yayarak, istediğinden fazlasına cevap  vermeyerek, benim çizdiğim sınırlar içinde ama onun kontrolünde götürdük. Biberonu bırakmamız, tuvalet eğitimi, ayrı uyumak istemesi, okulla yaşadığımız sorunları aşmamız, baba konusu. Liste çok uzar.

Asıl zor konuda da böyle gidiyoruz. Bu şekilde ikimiz için de daha kolay ilerleyecek sanırım.  Son 5 aydır soruların ardı arkası kesilmiyordu. Sorularına karşılık kesinlikle yalan söylemedim. Sorduğu kadarına net ve kısa cevaplar verdim. Hepsinde güleryüzlü, doğal bir ifadem oldu. Sonu şakalaşma, gıdıklama veya şarkı uydurmalarla bitti. Herşey bizim doğalımızdı zaten. Onun da bunu bu şekilde algılaması için benden, yüz ifademden farklı bir duygu almaması gerekliydi. Gün geldi rol yaptım. Onu kreşe bırakıp yollarda derin nefesler alarak ağladım. Ufak ufak ilerleyerek açıklamamızı yapıyoruz. Her kısa açıklamadan sonra bir süre kafasında cevabı döndürüp dolaştırıyor, genelde tahmin edebildiğim bir sonraki soruya sıra geliyor.

Buraya çok detaylı yazamıyorum ama bize şans dileyin, dua edin dostlar. Zorlanmıyorum dersem yalan olur 🙂

Çocuklarımızı nasıl paranoyak ve takıntılı yaparız?

– Elleri her çikolata, jelibon, haribo, cips ve benzerine gittiğinde, her anne çikolata yemek istiyorum dediğinde, hayır onlar zararlı, yersen hasta olursun, olmaz diyerek,

– Yazın kavurucu sıcağında canı reklamlarda gördüğü afilli dondurmalardan isteyen çocuğa, onlar zararlı, kremadan yapıyorlar, ben sana hakiki keçi sütünden organik dondurma alacağım diyerek,

– dost sohbetlerinde çocuğunuz da duyacak şekilde ne kadar korkunç bir dünyada ve ülkede yaşadığımızı, artık herkesin sapık, katil olduğunu, hiçbir yerde güvende olmadığımızı, çocuklarımızı zararlı yiyeceklerden, kötü insanlardan nasıl koruyacağımızı bilemediğimizi konuşarak,

– akşam haberlerini çocuklarımızla birlikte izleyerek,

– tanımadıkları bir kişiyle iletişim kurma girişimlerinde, sana yabancılarla konuşma, kaçırırlar, kötülük ederler demedim mi diye anında azarlayarak,

– kırmızı ışıkta geçme, yoksa arabalar gelir sana çarpar, ölürsün bak diye uyararak,

–  her yemekten sonra, her okuldan gelişinde, gece uyumadan önce, sabah uyandığında, elleri çamur, toprak, toz olduğunda, parktan sonra, çikolata yedikten sonra, hatta gerekmediğinde bile ellerini yıka, yoksa ellerine siyah mikroplar dolar, hasta olur öksürürsün, doktor da iğne yapar v.b. diyerek,

– sokakta gördükleri hayvanlara yaklaşmak istedikleri anda müdahale edip, ayyy kedilere yaklaşma tırmalar, köpekler ısırır, kuşlar başına işer diyerek,

– ev kedilerine, köpeklerine yaklaşmalarına izin verseniz de, olur da onlara dokunmak isterlerse ellerini uzattıkları anda, hayır hayır sakın dokunma, uzaktan sev, yoksa kılları ellerine yapışır boğazına kaçar, hasta olursun diyerek,

– olur da çocuk kontrolsüzce hayvancıklara dokunursa, çabuk çabuk git ellerini yıka, elini ağzına, burnuna götürme diyerek, yok hatta en iyisi çocuğunuzla gidip ellerini böyle sürte sürte yıkayarak,

– bu dünyada babana bile güvenme, kimseden şeker alma, kimseye gülme, bakma, öyle oturma, böyle yürüme diyerek,

– çocuğa olabildiğince çıkma düşersin, inme kafanı vurursun, koşma terlersin, oturma şişersin gibi cümleler kurarak,

liste uzar gider ama hepimiz zaten bunları biliyoruz.

Bizler,

– bakterilerin %99,9’unu temizleyen sıvı sabunlarla ellerini yıkayan,  çok çok temiz,

– tanımadığı herkesi kendisi için potansiyel bir tehlike olarak gören , yolda yürürken her an çukura düşebileceğini, her an bir arabanın kendisine çarpacağını düşünen gayet tedbirli,

– zararlı yiyeceklerden, bedenine vereceği zararları düşünerek uzak duran, uzak duramazsa da yediği içtiği boğazına dizilen, suçluluk duyan çok çok sağlıklı,

– ailesinden bile olsa herkesin sevgisine, dokunuşuna kuşkuyla bakan, sürekli kendini korumaya çalışan, kendinden ve çevresinden emin,

– sokakta ve evde tüm hayvanlar için seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli diyen hayvansever,

bir nesil yetiştiriyoruz.

Bunların yan etkisi, paranoyaklık, güvensizlik, obsesyon falan da olsa değer değil mi?

Aynen devam edelim. Aferin bize 🙂