Küçük Kız’ın Öyküsü

Geçtiğimiz yıllarda, sadece kadınların katılımına açık bir seminerde sevgili Hasbiye Günaçtı, “erkeklerin sizi gerçekten sevip sevmediğini onlara hayır demeye başladığınızda anlarsınız.” demişti.  Bu yazıyla alakasız ama “evlilik eğer erkeklerin aleyhine bir durum olsaydı, emin olun zaman içinde evlilik diye bir kurum kalmazdı” da demişti. İki cümleyi hiç unutmadım. Son dönemde daha fazla görüyoruz ki, kadınlar erkeklere hayır dedikçe, evlilik ilişkisinde kadınlar talep etmeye, hayır demeye başladıkça kadınlara yönelik psikolojik ve fiziksel şiddet arttı.

Şimdi konumuza dönelim.

Bugün size tanıtacağım kitap ( Türkçe’ye Küçük Kız diye çevrilmiş. Orjinal ismi Al bint Al Saghira Allati) her zaman evet demenin, paylaşmanın, fedakarlığın size mutluluk getirmediğini anlatıyor. “Bu hikayeye inanmayabilirsin ama gerçek bir hikaye bu” diye başlıyor. Hikayeyi okudukça inanmamak mümkün değil. Çünkü çok gerçek. Sürekli tecrübe ettiğimiz bir gerçek.

Kitabımızın yazarı Fatima Sharaffeddine. Lübnanlı, bir kadın yazar. Yaşamı şu linkte. http://www.fatimasharafeddine.com/en/

Kahramanımız Küçük Kız sevdikleri mutlu olsun diye en sevdiği flütünü bir çobana, mavi atkısını rüzgarda üşüyen arkadaşına, sarı topunu komşusunun köpeğine veriyor. Verdikleri bunlarla bitmiyor. Küçük kız her şeyini başkalarına veriyor. Kendisinin ne istediğini hiç düşünmüyor.

Küçük kız tabii ki anne babasını da mutlu etmek istiyor. Onları yalnız bırakamıyor. Babasının fırınında çalışıyor. Evlenecek yaşa geldiğinde ( kitaptaki bu cümleyi sevmedim.) annesinin Onun için bulduğu adamla evleniyor.  Kocasına yemekler yapıyor, tarladan buğday topluyor. Her işte kocasına yardımcı. Ve bir gün bir şey fark ediyor. ” Neden mutlu değilim?” Kendisini yorgun hissediyor. Çevresindeki herkes mutlu, onu seviyor ama küçük kız mutlu değil ve çok yorgun.  Düşünüyor, düşünüyor. Bir şey fark ediyor. Kendine can alıcı bir soru daha soruyor? “Ben ne istiyorum? BEN ne istiyorum diyor kendine vurgu yaparak.” Sonra saatlerce düşünüyor ve flütünü hatırlıyor. Çok sevdiği halde çobana verdiği flütünü. Ve ne istediğini buluyor

“Flütümle ezgiler çalarak dünyayı gezmek istiyorum.”

Bu isteğini ailesine, kocasına söylediğinde önce tepkilerle karşılaşıyor. Bu tepkiler işte inanılacak gibi değil.Gerçek hayata nazaran çok yumuşak konuşmalar oluyor ki masal bu ya biz de inanıyoruz, inanacağız. En sonunda küçük kız meşhur bir flütçü oluyor, çok mutlu oluyor ve o mutlu olduğu için herkes de daha mutlu oluyor. Kitabımız da burada bitiyor.

Kitaba feminist bakış açısıyla getirilecek eleştiriler olabilir. Bu tür kitapların Türkçe’de ne kadar az olduğunu düşününce kız çocuklarımız ve bizim için çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Herkese iyi okumalar

Erdem (sedir) yayınlarına da ayrıca teşekkür ediyoruz.

DSC_2365DSC_2367DSC_2370DSC_2372DSC_2373DSC_2375DSC_2376DSC_2377DSC_2377DSC_2379DSC_2378DSC_2381

Hafta sonumuz…

Naz’ın hafta içi yarım gün okula gitmesi nedeniyle, piyano, İngilizce, koro kursları hafta içi sabah veya akşam bitiyor. Hafta sonlarımız uzun süredir bu yüzden boş. Yine de her hafta sonu doğum günü, ev alışverişi, doğa yürüyüşü, piknik, arkadaşlarla buluşmayla koşturma içinde geçiyordu.

Bu hafta sonuna hiçbir program yapmadım. Arabayı da kesinlikle kullanmayacağım diye kendime söz verdim. Diğer her şeyi akışına bırakalım dedim ve dingin, huzurlu şahane bir hafta sonu geçirdik.  Cumartesi sabahtan evde yayıldık, sonra programsız şehir içine yürüyüşe çıktık. O an aklımıza ne gelirse, nereye gitsek, ne yapsak derken kendimizi sevdiğimiz dostlarımızın mekanı kitap kurdu sahafta bulduk. 4 saate yakın oradaydık sanırım. Arkadaşların çocukları da vardı. Çocuklar sokakta oynadılar. Arkadaşım onlara kitap okudu. Müthiş bir keyifle dinlediler. Ben kitap dergi aldım, bulduğum yere çömdüm, okudum. Sahafa gelen gidenlerle sohbet ettik, yedik içtik. Dünyaya benzer baktığımız insanlarla beş dakikalık sohbet bile umudumuzu yeniliyor, içimizi ferahlatıyor.

Yine yürüyerek, etrafı izleye izleye bol sohbetle eve gittik. Pazar günü de sakin yayılmacanın ardından açık havaya çıktık. Bol yürüyüş, yine dostlarla yolda karşılaşmalar, ayak üstü sohbetler, çiçekler, çiseleyen yağmur, tırmanılan ağaçlar. Günümüz, sakin ve yavaş bitti.

Cumartesi pazar evde yayılmaca dedim ama tam yayılmaca da sayılmaz. Naz’la birlikte neler yaptık neler evde? Tübitak’ın etkileyici kimya deneyleri kitabındaki ev dondurmasını yaptık. Tuzun buzu 0 derecenin altına düşürdüğünü ve buzluğa atmadan nasıl dondurma yapılacağını deneyimledik. Sonra da dondurmayı afiyetle yedik. Ekşi mayayla kefirli, yulaflı ekmeğimizi yaptık. Trabzon tereyağına bandıra bandıra yedik 🙂 Yoğurt, kefir mayaladık, bol taze sarımsak ayıklayıp zeytinyağıyla gelecek günler için hazır ettik. Dolma yaptık, dolaba attık. Hepsi bize terapi gibi geldi. Hele mayalama işlerine bayılıyorum, en çok da ekşi mayalı ekmek pişerken fırından gelen kokular ömrüme ömür ekliyor 🙂

Sonuçta bu hafta sonu, bol yürüyüşlü, bol yemeli, içmeli, okumalı, şahane geçti. Çocuğum dayı ve anneanneyi de görmezse olmazdı tabii…

iyi haftalar olsun 🙂

 

Bir annenin çok önemli ricası

Aşağıdaki mektubu sevgili blogcu anne Elif sayesinde tanıştığım, ortak pekçok yönümüz olan ve zaman zaman yaşadıklarımızı paylaştığımız bir anneden aldım. Adının, yaşadığı yerin, mesleğinin hiçbir önemi yok. O bir anne ve ne yazık ki sadece bize heryerde dayatılan sözde “normal” ailelerden farklı. Ve sırf bu yüzden çocuğuyla birlikte yaşadıkları üzücü bir olayın ardından aşağıdaki yazıyı kaleme almış. Harfi harfine katıldığım ve her ortamda anlatmaya çalıştığım endişemi tüm açıklığıyla dile getiriyor. Lütfen okuyalım ve olabildiğince sosyal medyada paylaşılmasını sağlayalım.

Sevgili anneler, babalar ve öğretmen arkadaşlar;

Her çocuk aile sözcüğüyle önce kendi yuvasında tanışsa da kavram olarak okula başladıktan sonra anlamlandırır ve öğrenir… Ve öğretilen ‘aile’ kavramı genelde, anne-baba ve çocuklardan (tercihen bir kız bir erkek) oluşan toplumun en küçük birimi diye de netleştirilir.
Heyhaaaat; bazı ailelerin bu şablona uymadığını gören minik kafalar önce bir karışır sonra başlar sorgulamaya…Normal süreçte ‘ah ne güzel!!! sorgulayan çocuk …iyidir!!’ desek de; bu durumda bir de sorgulanan çocuğun da olduğu hep göz ardı edilir.

Şimdi bunları neden anlatıyorum? Bizi yakinen bilenler bilir, biz bu klişe aile tanımına uymayan özel bir aileyiz…Hem de iki kere özel..Klişe aile tanımıyla yetişen ‘sorgulayan’ çocuk tarafından ‘sorgulanan’ çocuğun ailesiyiz yani…Ah keşke sorgulayanlar hep çocuk olsa…o da ayrı bir yara…
Öncelikle ailelerin anne-baba ve mükemmel bir çift çocuktan oluşmak zorunda olmadığını, bazen anne-çocuk / baba-çocuk merkezli büyükanneler dedeler kuzenler vs ile kuşatılmış minik ailelerin de olabileceğini, bunun da normal, sıradan ve sorgulanmaksızın kabul edilebileceğini de çocuklarımıza öğreterek başlayabiliriz…Böylece annesini/babasını kaybetmiş olan bizim gibi ailelerin canı daha az yanmış olur…
Ve ikinci konu; her ailenin kan bağıyla birbirine bağlanmasının şart olmadığını, bazen ‘çok sevilmiş’ – ‘uğrunda çaba sarfedilmiş’ – ‘tercih edilmiş’ çocukların da olabileceği; o ailelerin de çok özel aileler olabildikleri; soyadları farklı bile olsa, ailelerinin kalbinde büyüyen çocukların da en az diğerleri kadar sevilebileceğini de öğretirsek ne ala…Böylece toplumumuzda hala saklanılası görülen evlat edinilmiş, koruyucu aile yanında yetişen meleklerimizin incinmesini, sorgulanmasını ve hatta dışlanmasını engelleyebiliriz. Belki bu özel çocukların ailelerinin de ‘üvey’ tanımından kurtulması herkesi mutlu eder kimbilir???
Velhasıl lütfen çocuklarımızı öz aile, gerçek aile, biyolojik aile, koruyucu aile, üvey aile vs gibi alt kimliklerden uzak bir aile bilinciyle yetiştirelim…Çok zor olmasa gerek…
NOT : Bu yazı özel bir çocuğun özel ailesi tarafından, kalbi kırılan bir meleğin kalbi bir daha kırılmasın diye kaleme alınmıştır…Sayfalarınızda paylaşmanız ve hayata geçirmeniz ricasıyla…
Mektup burada bitiyor. Ben de http://ruzgarligunlervegeceler.com/ http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/  http://annekaleminden.blogspot.com.tr/ http://blogcuanne.com/
sizlere selam eder, gözlerinizden öperim 🙂

Bekar annenin yaşam kılavuzu-1

Henüz okul kitaplarında, çizgi filmlerde, kreş aktivitelerinde “aile” den sayılmasak da, neyse ki günden güne bu konuda sesler yükselmeye başladı. Toplumun bakışı, gelenekler, iş hayatı, evli ve en az 3 çocuk isteyen devlet dayatması evli bekar tüm kadınlara nefes aldırmıyor. Sorun aslında, Türkiye’de kadın olmak. Kadınlık hallerinin her çeşidi baskı altında.  İşin politik tarafı bir yana, pratikte hayatımızı nasıl kolaylaştırabileceğimizi kendimce toparladım. Hepsini yaptığımı söyleyemem ama yazmak bedava 🙂

1- Annenize, kız kardeşinize, eğer ilgiliyse eski eşe, her an kapısını çalabileceğiniz can dostunuza, bunlardan ya birine ya birkaçına yakın ikamet etmek.

Çocuğunuz hastalanır, düşer, ateşlenir, ishal olur. Gecenin bir yarısı hastaneye mi gidilecek. Hiçbiri olmasa servise bindirme, servisten alma, akşam yemeği yapamama, yalnız kalmamak v.s. pekçok nedenle yanında bulunabileceğiniz birine yakın olun. Bunlardan hiçbiri yoksa iyi bir komşu edinin, o da yoksa ve paranız varsa part-time yardımcınız olsun. Çocuğunuzun arkadaşlarının anneleriyle iyi ilişkiler kurun. Yalnız kalmaya, spora, alışverişe gitmeniz gerektiğinde çocuğunuzu bırakabileceğiniz iyi bir seçenek 🙂 Ne ana, ne komşu, ne eski koca, ne dost, ne para yoksa kapıcınızın, iyi bir taksicinin,  servis görevlisinin, kreş yönetiminin, çocuk doktorunuzun özel telefonları her an elinizin altında bulunsun.

Size yardımcı olacak her kim varsa bu kişilerle arayı da her an iyi tutun. Ufak hediyeler alın, güzel sözler söyleyin 🙂

2- Erken yatın erken kalkın. Uyku rutinine uyun 🙂 Ben genelde haftada 2-3 gün 9’da çocuğumla birlikte uyuyorum. Naz’dan yarım saat önce diri, dinç, dinlenmiş kalkmak büyük bir nimet. O yarım saatte neler yapılmaz.  Banyo işleri, kahve hazırlama, kahveyi içme ayılma, kahvaltı hazırlıkları v.s. Düzenli uyku fiziksel ve ruhsal sağlığınıza da iyi gelir. Uykucu diyenlere de kulaklarınızı tıkayın 🙂

3-Çocuk küçükken onun uyuduğu anlarda da dinlenmeye çalışıyordum. Bir 10-15 dakika uyumadan da uzansam iyi geliyordu.

4- Sağlıklı beslenin, mümkünse spor yapın. Bekar annelerin hastalanmaması, enerjilerinin her an iyi olması gerekiyor. Ben bugün kötüyüm, babası al sen uyut, kahvaltısını sen yaptır vesaire diyemeyeceğimize göre tüm annelerden daha fazla kendimize dikkat etmeliyiz.

5- Ev işlerinde, mutfakta hayatımızı kolaylaştırabilecek ne varsa bulundurun. Şiddetle tavsiye edeceğim şey ise çamaşır kurutma makinesi. Çamaşır as, topla, ütüle derdine son. Çamaşır kış günü kurumadı, ortalığa yay, balkona astık, is, pis koktu dertlerine son. Çamaşırı yıka, hemen yanındaki kurutma makinesine koy. Büyük oranda açılmış, ütüye gerek kalmayan çamaşırlar. Alerjik bünyeler için de çok iyi.  Çamaşırdaki tozu lifi alıp götürüyor. A sınıfı kurutma makineleri pahalı. Ben B sınıfı normal bir fiyata aldım. Aylık 20 yıkamaya elektrik faturasına etkisi 20-30 lira civarında oldu. Bence değer.

6- Eve yardımcı alma imkanınız varsa haftada veya 15 günde bir defa derinlemesine temizlik için almak yerine, haftada 3 gün ikişer saat derleme toplama için almak daha mantıklı geliyor. Ben çocuğum küçükken öyle yapmıştım. Şansım da vardı ki saatleri uygun bir yardımcım vardı. Şimdi tek başıma halledebiliyorum.

7- Çocuğunuz kreşteyken veya evde bakıcının olduğu saatlerde, ayda bir kez de olsa işten yarım gün kaçmanız mümkün olursa, o yarım günde aylık et ve market alışverişinizi yapın. Ben bu kaçış zamanlarını köfte, kavurma yapma, mercimek çorbası hazırlama ve dondurucuya atma v.b. işlerle geçiriyordum. Bir de yemek sorununa çözüm için lahmacun içi hazırlıyorum, mahalle fırınına veriyorum. Bol miktarda lahmacun ve pide yaptırıyorum ki dondurucuya da atayım. Lahmacun, yanında ayran bir de salata. Haftanın bir günün kurtardık 🙂

8- Ev işleri için maliyeti çok yüksek ama temizlik robotu şahane bir çözüm olabilir. Ben almadım. Alsam çok rahatlayabilirdim. Buharlı temizlik makinesi de temizliğe yardımcı oluyor. Hem deterjan kullanmıyorsunuz, hem de vileda v.b. ile silmekten çok daha kolay ve hijyenik. Basit modellerinin fiyatı uygun.

9- Küçük bir evde oturmak ev işlerinin çabuk bitmesine neden oluyor. Ben bunu çok istedim ama yapamadım. Denk gelmedi.

Daha yazılabilecek çok şey var ama şimdilik bu kadar olsun 🙂

Aklıma başka çözümler gelirse yine yazarım 🙂

Kolaylıklar ve sevgiler bekar anneler.

Beklenen günler…

Öyle tuhaf günlerden geçiyorum. İş hayatımdaki ani gelişmeler, takdir etmeler, gammazlamalar, oyunlar, atamalar, görevden aldırmalar, saat saat yaşananlardan, ikiyüzlülükten savrulmuşum, hepsi bir yana. Gelir geçer, yenisi gelir diyorum. Yoruldum ama umurumda değil.

Asıl bambaşka bir tarafta önemli gelişmeler oluyor. Çocuğumla ilişkimde başıma gelince ne yapacağım, nasıl aşacağım dediğim zamanlar  geldi.  Şu an içinde soru işaretleri, sürprizler barındırsa da, beni ruhsal olarak çok yorsa da cevap verme süreci, iyi götürüyoruz.

Şimdiye kadar Naz’la aşmamız gereken konuları yavaş yavaş, zamana yayarak, istediğinden fazlasına cevap  vermeyerek, benim çizdiğim sınırlar içinde ama onun kontrolünde götürdük. Biberonu bırakmamız, tuvalet eğitimi, ayrı uyumak istemesi, okulla yaşadığımız sorunları aşmamız, baba konusu. Liste çok uzar.

Asıl zor konuda da böyle gidiyoruz. Bu şekilde ikimiz için de daha kolay ilerleyecek sanırım.  Son 5 aydır soruların ardı arkası kesilmiyordu. Sorularına karşılık kesinlikle yalan söylemedim. Sorduğu kadarına net ve kısa cevaplar verdim. Hepsinde güleryüzlü, doğal bir ifadem oldu. Sonu şakalaşma, gıdıklama veya şarkı uydurmalarla bitti. Herşey bizim doğalımızdı zaten. Onun da bunu bu şekilde algılaması için benden, yüz ifademden farklı bir duygu almaması gerekliydi. Gün geldi rol yaptım. Onu kreşe bırakıp yollarda derin nefesler alarak ağladım. Ufak ufak ilerleyerek açıklamamızı yapıyoruz. Her kısa açıklamadan sonra bir süre kafasında cevabı döndürüp dolaştırıyor, genelde tahmin edebildiğim bir sonraki soruya sıra geliyor.

Buraya çok detaylı yazamıyorum ama bize şans dileyin, dua edin dostlar. Zorlanmıyorum dersem yalan olur 🙂

Hayal kırıklıkları

Gorkem’in son yazısı beni de düşündürdü. Hiçkimseye ayrımcılık yapmayan, farklılıkları nedeniyle insanları küçümsemeyen, her koşulda şikayet etmeden yaşamını sürdürebilecek donanıma sahip bir çocuk yetiştirmek hayalim. Bunun için de kendimce çabalıyorum. Pekçok anne de çabalıyor. Çok iyi biliyorum. Ancak, ben ne kadar sözle, kitaplarla bu konuları anlatmaya çalışsam da, birebir yaşamadığı, tecrübe etmediği sürece çocuğun sizin anlattıklarınızı içselleştirmesi mümkün olmayabiliyor.

Arabamız olduğu dönemde, toplu taşımaya alışsın diye N. ile ayda bir otobüs  veya tramvaya binerdik ve çok eğlenirdi. İki ay önce arabasız kalıp, otobüse binmenin eğlence olmadığını ve sürekliliğini algılayınca şikayetler, mızırdanmalar başladı. Yoruldum, arabamızı istiyorum, burası kalabalık vesaire 🙂 15 gün kadar bu şikayetler devam etti ama şimdi hiç sesi çıkmıyor ve otobüste kart nasıl gösterilir, nasıl para verilir, yaşlı ve çocuklulara yer verilir hepsini öğrendi 🙂 sabahın köründe okula servisle gitmeye de alıştı 🙂  Bazen içim acıyor ama bir taraftan da ikimiz için de iyi oldu diyorum. Ben bile yaşadığım şehrin, memleketin gerçeklerinden, arabalı yaşam nedeniyle kopmuşum meğer 🙂

N. 3 yaşına geldiğinde, danışmanımız yavaş yavaş hayal kırıklıklarına alıştırmanın zamanı geldi demişti. Bu yaştan itibaren çocuğu hayal kırıklıklarına alıştırmak, hem çocuğu büyüdüğünde başına geleceklere hazırlamak, hem de anneyi herşeyi açıklama, ikna etme, gerekçe bulma derdinden kurtarmak için gerekliymiş. Bizde oldukça işe yaradı. 2 ayda bir bir oyuncakçıya gidip,  gezip dolaşıp hiçbir şey almadan çıkmak. Neden veya gerekçe sunmadan. Tabii ki çocuk soracak, neden oyuncak almadık anne. Hımm bugün almıyoruz üzgünüm. (param yok, pahalı v.s. söylemek yok.) Bu gelecek yıllarda nasıl işe yarıyormuş. Örnek. Çocuğunuz 15 yaşına geldi ve arkadaşlarıyla dışarı çıkıp sabaha karşı dönmek istiyor. Siz de gece 12 sınırı koydunuz diyelim. Çocuk bu sınıra karşı çıkacak ve nedenini öğrenmek isteyecek, sizin her söylediğiniz gerekçeye de muhakkak bir kulp bulacak. İşte o zaman bu alıştırmalar işe yaracakmış. gece 12’de eve dönmeni istiyorum. Neden anne. Neden yok. Öyle istiyorum gibi 🙂 Analarımızın yaptıkları aslında 🙂 Eminim buna karşı çıkacak okuyucular olacaktır 🙂

Arabasız kaldığımızda da bu işimize yaradı.

– Arabamız nerede anne.

– İnsanların bazen arabaları olur bazen de olmaz. Şimdi de bizim yok.

– Ama bizim vardı anne, şimdi neden yok.

– Bir süre böyle kızım.  (Ebeveyni ilgilendiren bu konunun ayrıntılarını 4,5 yaşındaki çocuğa anlatıp yük vermeye gerek yok gerçekten)

Bazen gerekçesiz de  bir şey yapılmayabilir veya yapılabilir. Hayatta ne yazık ki bu da var.

Ebeveynler olarak biz ne yaparsak yapalım, muhakkak herşey bizim istediğimiz gibi olmayacak, yeni nesil bizden çok farklı olacak. Bundan eminim. Yine de ben aklımın erdiğince elimden geleni yapayım. Gerisi kısmet diyeceğim, çare yok 🙂

Masal…

Benim sevgili kızım yeni masallar uydurulmasını seviyor. Kendi de katkı sağlar. Nereden başlayacağımızı bilmeden bir varmış bir yokmuş deriz ve akışına bırakırız masalı.

tesadüf bu ya yaklaşık 2 ay önce şöyle bir masal uydurduk. Hemen hemen hergün de anlattık.

“Bir varmış, bir yokmuş, çok uzak diyarların birinde bir prenses varmış. Bu prenses yemyeşil bir ormanda, çeşit çeşit ağacın gölgesi altında, binbir farklı hayvanla barış ve mutluluk içinde yaşarmış. Ağaçlar, hayvanlar ve prenses birbirlerine saygı gösterir, yaşamlarına karışmaz ve dostluk içinde muhabbet ederlermiş.

Ama o uzak diyarların birinde bir de kral varmış. ( Kralı sevmedi ve ısrarla korsan olmasında ısrar etti. İyi dedim 🙂 Neyse bu korsanın ülkesinde de ağaçlar varmış ama korsan ağaçları kesip kesip satarmış ve hep para istermiş. HOHHHOOHHHOOHHH… Ağaçları sattım, paralar kazandım diye böbürlenirmiş. Ama onun ağaçları kestiği ülkede hayvanlar dinlenecek gölge bulamaz olmuşlar, sıcaktan kavrulur hale gelmişler. Ağaçlara tırmanıp muhabbet edememişler. Ağaçlar yokoldukça yağmur yağmaz olmuş, toprak kurumuş, tüm hayvanlar bu durumdan çok ama çok mutsuz olmuşlar.

Sonra prenses düşünmüş, tüm hayvanları toplamış ve birşey yapmalıyız demiş. Korsanın ülkesindeki ormanlar bitiyor. Sonra bizim ormanımıza girmek isteyecek. Ormanımızı korumamız lazım demiş.Hayvanlar “ama korsana karşı ne yapabiliriz, o çok güçlü” demişler. Prenses de “biz de birlikte çok güçlüyüz. Gidicez ve korsanın sarayının karşısında bağırıcaz” demiş.

Tüm hayvanlar ve prenses korsanın sarayının karşısına geçmişler ve en yüksek sesleriyle bağırmışlar.

“HAAAA-YIIIRRRRR”

Korsanın sarayı deprem olmuş gibi titremiş sesten. Ayyy ne oluyor demiş.

Sonra bir ses daha gelmiş.

” YAAA-PAAAA-MAZZZ-SIIINNNN”

Korsan bunu da duyunca öyle korkmuş ki, “ne ne neyi yapamam” demiş.

“AĞAAAAÇLARIIII KE-SE-MEZSİN. ON-LAARRR Bİİİ-ZİMMM”

O kadar yüksek sesle bağırmışlar ki, saray neredeyse yıkılacakmış ve korsan korkuyla “tamam tamam söz veriyorum, ağaçları kesmeyeceğim, onlar sizin. Tamam” demiş.

Prenses ve tüm hayvanlar mücadelelerinde başarıya ulaşmışlar. Ve çok mutlu olmuşlar.

Prenses demiş ki, “ben size dememiş miydim, birlik olursak başarırız diye. Bakın ormanımızı kurtardık demiş. Ama keşke o kralın ülkesindeki ormanlar yokolmadan önce direnseydik.”

Masal da burda biiittt-miiiişşş….

(Masallarla gerçekler arasındaki farkı tüm Türkiye, senin yaşıtın küçücük bedenler bile son bir ayda öğrendi yavrum. Biz masallardaki mutlu sonu umut etmeye devam ediyoruz.)